GİRİŞ:
VICDAN=ADALET=ESITLIK=HUZUR
VE GUVEN=BARIş=SEVGi=PAYLAŞIM=İNSAN
Baslığımda
gördüğünüz gibi en büyük rol vicdana düşer, özlediğimiz dünyayı inşa etmemiz için.
Bencileyin
formül budur, sizce olmayabilir.
Vicdan;
merhamet demektir.
Vicdan;
adalet demektir ki en önemlisidir…
Montaigne
der ki: "Her şerefli insan, vicdanini yitirmektense, şerefini yitirmeyi yeğ
görür."
Bu cümle;
insani insan yapan tüm değerlerin üzerinde bir değer yükler vicdana.
Elinizde
tuttuğunuz bu kitap Vicdani Ret dediğimiz bir karsı durusun destanîdir
bence.
Nedir
Vicdani Ret?
Silah tutmayı
reddediyorum demektir.
Ben
insan öldürmem demektir.
Sahneye
koyduğunuz oyunda figüran olmayı reddediyorum demektir.
Ben
sade yaşayıp; var olan tüm yaratılmışlarla armoni içinde yaşamayı seçiyorum demektir.
Özgür yaratılmış
bilincimle BARIS’ seçiyorum demektir.
Kadınların
vicdani reddini komik mi bulursunuz?
Yanlış algılamalarda,
değerlendirmedesiniz derim…
Sanıyorsanız
ki silahı alıp, cephede savaşan erkeklerimizdir sadece mağdur olan bu saçmalıklardan;
büyük yanılgı içerisindesiniz derim sizlere…
Savaş
denen handikapımızın en büyük kurbanları kadınlar ve çocuklardır.
Ruhlarını
yitirmiş erkeklerle; es olarak hayati paylasan biz kadınlarız.
Bu yaralı
ruhlara evlat olarak, sevgisiz büyüme sansızlığını yasayan bizleriz,
sizlersiniz…
"Vatan,
millet, Sakarya" edebiyatıyla manipüle edilen beyinlerinizin, tek
bir soru sorması yeter uyanmanıza: Nerededirler acaba; onca büyük
imparatorluklar, bugün tarihin sayfalarına gömülen?
Nerededir
Büyük Roma?
Nerededir
Pers, Bizans, Osmanlı İmparatorluğu?
Neden
oldu onca genç, sevdiğinin tenine dokunamadan, baba olamadan, yaslanamadan?
Kim için?
Ne içindi
kavga?
Sınırları
korumak için mi?
Gerçekte
olmayan, insan kardeşlerimizin uydurduğu suni duvarlar için mi?
Oysa
"Dünya Hepimize yeter" *
Oysa
sadece bir lokma, bir hırka yeter yaşamamıza.
Toprak
herşeyi sunar bize ki hepimize yetecekten fazlasını barındırır bünyesinde,
adilce paylaşmasını öğrenirsek, becerirsek…
Bu
kitap tam da bu gerçeğe uyanmış, bilinçli insan kardeşlerimizin başkaldırısıdır.
Evet,
bu bir başkaldırıdır.
Cezamız
neyse çekmeye hazırız diyen bir başkaldırıdır.
Bizi
korkutmuyorsunuz diyen bir dik duruştur.
Vicdanin
tek erdem olduğuna olan inançlarıyla buna sahip çıkan kadınların seslenişidir.
Her
yasta, her inanışta ve ırkta kadının seslenişidir.
Erdemli
ve onurlu durusun tarihe düşülen notudur bu kitap…
İnsanoğlunun
asırlardır sürdürdüğü savaş oyununa HAYIR deme cesaretini gösteren tüm insan kardeşlerime
selam olsun.
Bu
kitabi hazırlayan sevgili Rana Arıbaş'a teşekkürlerimi sunmayı bir borç
bilirim.
Özlediğimiz
dünyaya uyanmaya gebe olsun uykularımızın sabahları…
Anjel
Dikme
Paris
27-2-2013
İLK SÖZ
Algılama zorluğu çeken kimi insanlar Kadınların Vicdani Reddini
duyduğunda, aynı aptalca şakayı yaptılar; "Kadınları
da askere mi alıyorlar?" Bu kadar ilkel
bir soruyu yanıtlamak gereği duymadık ancak tarihe not düşmek adına, vicdani
reddini açıklayan kadınlara ayna tutmak istedik. İki
temel kurguda gerçekleşti kitabımız: Kimdir bu kadınlar ve ne dediler?
Sizlerin de bildiği üzere iki tip vicdani ret
var. Total retçiler ve vicdani retçiler. Biz burada ikincisini; vicdani retçileri ele
alıp, birincisini yani total retçileri bir
başka kitaba sakladık. Bu kadınlarin arasında anarşistler de var, sosyalistler de,
ya da hiçbir biçimde siyasi kimliği öne
çıkmayan kadınlar. Hatta; hiçbir biçimde
siyaset yapmayan kadınlar.
Yaş aralığı farklı, 19
yaşında bir öğrenci de var, 60'lı yaşlarında
emekli bir kadın da.
Herkes vicdani ret yapabilir mi? Kadınlar yapsa ne olur, yapmasa ne olur diyebilirsiniz. Baştan "Yok
canım onların tuzu kurudur." diye de
düşünebilirsiniz.
Peki ya öyle mi?
2009-2012
yılları arasında yapılan bu açıklamaların gerekçesi
nedir?
Neden vicdani ret yaptılar?
Okuyun kendiniz karar verin.
Bize bu kitabı yayınlama
şansı veren Propaganda Yayınları ve Can Başkent’e sonsuz teşekkürlerimizle.
Rana ARIBAŞ
1.1.12 Aksaray
GİRİŞ :
Bu kitapta önce kavramları inceleyeceğiz. Bağlantısını kurmaya
çalışacağız. Çünkü kavramları doğru oturtmadan, konuyu hiç bilmeyenlere
ahvalimizi doğru anlatabileceğimiz kuşkusuna düşmek istemiyoruz. Eğer
kavramları doğruca yerine oturtursak bir ilk adım atacağız. Sonra bu kitap
fikri nereden doğdu onu açıklayacağız.
Akabinde vicdani ret platformu tarafından yapılan çağrı metnine yer vereceğiz.
Akabinde vicdani ret metinlerini gireceğiz
ki bu 2009-2012 arası açıklanan kadın
vicdani ret metinleridir. Ardından vicdani
retçi kadınların kimler olduğunu inceleyip,
son sözümü söyleyip kitabı noktalayacağız.
Kısaca Tanımlar :
İlk sorumuz şu?
Vicdan Nedir?
Bunu; iki başlıkta ele alacağız.
Psikolojik
anlamıyla ve felsefi anlamıyla.
Psikolojik
anlamıyla vicdan; yanlış ve doğrunun ne olduğunu bildiren duygu, içsel ses, davranışlarımızın ahlakça değerli olup
olmadığı hakkında öznel şuurdur. Bu şuur; yapmayı ya da
yapmamayı öğütleyerek, uyararak, suçlayarak, kınayarak, yargılayarak, onaylayarak, kendine özgü bir biçimde yaşam ve
eylemlerimize etki eder. Ruhsal bilgiye göre vicdan: ruhun öz malı olan bir yetenektir, kudrettir ve
tekamül oranında gelişir.
Vicdan; insan ruhunun en mümtaz hususiyeti en ileri bilgi kaynağı… O, birşeye “evet” dedi mi; onu ne akil yalanlayabilir, ne de duyu organları…
Vicdan, akil ve beş duyu… Hepsi de insana birşeyler takdim ederler, ayrı ayrı hakikatlere kapı açarlar. Ama, uüstünlük daima vicdandadır. Onu akil takip eder. Beş duyu ise en sonda gelir.
Gerçek akil bir hakikati buldu mu, onun duyu organlarına ters düşmesi hiçbir mana ifade etmez. Bunun en güzel örneği, dünyanın döndüğünü aklin emretmesine karşılık hissin reddetmesidir. Neticede akil galip gelmiş, hüküm ona göre verilmiştir.
Vicdan; insan ruhunun en mümtaz hususiyeti en ileri bilgi kaynağı… O, birşeye “evet” dedi mi; onu ne akil yalanlayabilir, ne de duyu organları…
Vicdan, akil ve beş duyu… Hepsi de insana birşeyler takdim ederler, ayrı ayrı hakikatlere kapı açarlar. Ama, uüstünlük daima vicdandadır. Onu akil takip eder. Beş duyu ise en sonda gelir.
Gerçek akil bir hakikati buldu mu, onun duyu organlarına ters düşmesi hiçbir mana ifade etmez. Bunun en güzel örneği, dünyanın döndüğünü aklin emretmesine karşılık hissin reddetmesidir. Neticede akil galip gelmiş, hüküm ona göre verilmiştir.
Hissin akil karşısındaki durumu ne ise, aklin vicdan karşısındaki durumu da odur. Vicdana ters düşen bir akılla amel edilmez. Bir hakikati vicdanen biliyorsak, onun olmadığına dair getirilen bütün akli(!) deliller demagojiden ileri gitmez. Mesela; yaptığımız bir haksizlik için vicdanimiz bizi tazibe ediyorsa, aklin ileri süreceği hiçbir özür, derdimize deva olmaz.
İnsan birçok hakikati vicdanen bilir. Görme, işitmeden ne kadar farklı ise vicdanen bilme de aklen kavramadan o kadar ayrıdır. Vicdanda kıyas, mantık, fikir yürütme hipotezler kurma yoktur. O, bütün bunlara muhtaç olmaksızın hakikatleri doğrudan bilir.
Maviyi yeşilden gözümüzle ayirdettigimiz halde, “şefkatin sevgiden” yahut “korkunun endişeden” farkını vicdanen biliriz.
İnsan kendi varlığını da vicdanen bilir. Bunun için düşünüp taşınmasına, “Acaba ben var mıyım, yok muyum?” diye bir soru ortaya atmasına ve sonunda “Mademki düşünüyorum, o halde varım.” gibi manasız deliller getirmesine ihtiyaç yoktur. İnsan kendi varlığı gibi, kendi sıfatlarını da yine vicdanen bilir. Hayatta olduğunu, ilmi, iradesi bulunduğunu, görmeye, işitmeye sahip olduğunu hep vicdanen bilir. Bunlardan şüphe ettiği olmaz.
İnsan, gözüne inanmayabilir; “Acaba yanlış mı görüyorum?” diye gözlerini ogusturup yeniden bakabilir. Keza, aklına da inanmayabilir; “Yanlış mı anladım?” diye yeniden okuyabilir. Ama vicdani algılayışta, onun bildirdikleri hakkında böyle bir tereddute düştüğü olmaz.
Felsefi
Anlamıyla Vicdan: Vicdan; tutum ve
davranışlarımızın ahlakça değerli olup olmadığını yargılama bilincidir. Bir çeşit iç mahkemedir. Bireyin iyi ya da
kötü arasında secim muhakemesi
yapmasıdır.
Vicdanî ret (VR); bir bireyin politik görüşleri, ahlaki değerleri
veya dinsel inançları
doğrultusunda zorunlu askerliği reddetmesidir. Vicdani retçiler
kendilerini antimilitarist ya
da pasifist olarak tanımlayabilmektedirler.
Total Ret: Bu hakkın
uygulanması ülkelere göre farklılık gösterebilmektedir. Bazı ülkeler zorunlu
askerliğe alternatif olarak vicdani retçilere kamu hizmetinde bulunma olanağı
sunarlar. Birey kamu hizmetini de redderse buna "Total
ret" denir.
Peki ya aradaki bağlantı?
Vicdanı ister felsefi
boyuttan alın, ister psikolojik fark etmez, vicdan vicdandır. Siz bilirsiniz… Anlarsınız…
Vicdanınız elvermediği her
şey aslında ret’tir. Bu kadar basit. Sizin
üşüyen bir çocuğa duyarsız kalabilmeniz vicdansızlık, ama o çocuğun üşümemesini
istemeniz vicdanınızın elvermemesi, isyanı, yani reddir.
Ancak bir şeyi reddederek yeni bir yola
çıkabilirsiniz. Reddetmek için önce sağlam, akıl tutulmasına
uğramamış bir ruhunuzun olması
gerekmektedir. O yüzden vicdan da, ret de birbiriyle ilişkilidir. Vicdani ret; algılamalarında sağlıklı bir beyin, bilinçli bir farkında oluş hali gerektirir. Bunu
yapabilenler zaten birçok şeyi kafasında betimlemiş insanlardır.
Bu kitap fikri nereden nasıl
doğdu?
Hemen şu notu baştan
düşelim. Yüksek sesle düşündük. Yüksek sesle sorduk. Herkes okusun diye basit
bir anlatım dili seçmeye çalıştık. Sürçü lisan ettiysek affola. Bu kitap bir
kadın imecesidir.
Bu kitap uzunca bir süre
düşünüldükten sonra kaleme alınmaya başladı. Kitabın ilk sözünde
karşılaştığımız absürd sorudan bahsetmiştik. Belki de bu; bizim bu kitaba karşı
kendimizi sorumlu hissetmemizin başlangıç noktasıydı. Bunun devamında CAN
BAŞKENT ile farklı platformlarda karşılaştığımızda bir gün önüme kendi yayınlarından
çıkan bir vicdani ret almanağı koydu. Önce şunu belirtmeliyim ki CAN ile ya da Cansız bu kitap çıkacaktı. CAN’ın almanağı
benim için anlamlı ama yeterli değildi. Ben
daha farklı birşeyler arıyordum. Sadece
metinler beni kesemezdi. Kesmedi de. Kadınların sıradan özgeçmişlerini koymak
da kafamdaki resme uymuyordu. Birbirinden kopuk, metalik parçalar gibi
duruyordu kafamda. Ancak duruş noktama,
bilgi ve birikimime, beni ben eden değerlerin farkındalığı ile yola
çıkabileceğim en iyi şey bu kitabı hazırlamaktı. İnternet ortamında zaten
birçoğuna ulaşacağınız bu verileri toplarken altında, yani suyun görünmeyen
yüzünde neler vardı onları gormek istedim.
Satır aralarını, söylenmeyenleri,
derinlikleri, bu kadınları tanımak istedim. Hepsi ayrı ayrı bir bütün olsa da,
birleştiklerinde tek bir öykü çıkacak mıydı
karşıma merak ettim. Kadın olmak neydi, vicdan ne ifade ediyordu? Merak ettim.
Yargıç ya da cellat olmaya çalışmadım.
Anlamaya çalıştım. Dinledim. Tanımayı denedim.
Farkındalığımızı ancak böyle artıracağımızı biliyordum.
Ayakları yere bassın, herkes okuyabilsin,
okudukça düşünsün istedim. En çok da kendi sınırlarımı görmek istedim. Hayata
atacağım çizik böyle olsun istedim.
Bu fikri öncelikle üyesi
olduğum ki bu yaklaşık iki yıl önce idi, vicdani ret platformu ile paylaştım.
Bir arkadaş hariç hepsi çok olumlu yaklaştı. Hilal Demir ve Anjel Dikme katkı
koymaya çoktan hazırdı. Nitekim beraber yola çıktık. Onlar da zaten vicdani
reddini açıklayan kadınlardı. Ama her
birimiz ayrı kentlerde idik. Farklı işlerimiz vardı. Sorumluluklarımız vardı.
İşler ciddi bir biçimde bir araya gelemeyince de aksadı. Ancak, kafamızda kitap
hep gidiyordu. Biz de bu kitabı beynimizde, kâğıda
dökmesek de kaleme alıyorduk. Beynimizde akıyordu. Sonra birgün pat diye Anjel'in iletisini aldım. "Kitap ne oldu?" diye soruyordu. Akabinde siz buna kader deyin, ben
tesadüf. Can yayınlanacak kitaplar aradığını
söyledi. Böylece kitap son sürat kâğıda dökülmeye başladı. Ara Güler bir
sözünde, ben fotoğrafı kafamda bitiririm demişti. Biz de kitabı çoktan
kafamızda bitirdiğimizden çok kısa bir
sürede şekillendirmeye başladık. Bizim bildiğimiz, içinde olduğumuz bir dönemi
ele aldık. Çünkü aynı yolda yürüyen, birbirimizden beslenen insanlardık. O
yüzden kitabın dönemini sınırlı tuttuk. Bizden öncekileri anlatacak kadar
bilmiyorduk. Açıkçası zamanımız da yoktu.
Ancak en iyi bildiğimiz şeyi anlatarak yol alabilir, verimli olabilirdik.
Sevmenin tanımaktan geçtiğinin bilinciyle. Bir de;
(Eminim bir gün birileri yazacaktır) 2009-2012 dönemi Türkiye’nin temel taşlarının yerinden
oynadığı, alfabesinin yeniden şekillendiği bir dönemdir. Bir gün bu dönemi
inceleyecek olanlar için de özelikle bu
dönem yapılan her hareket ki bunda vicdani ret hareketi de dahil önemli bir
anlam içerecektir.
Tabi ki bu kitabı yazarken
bizlerin de yaşamında ciddi değişimler oldu ama gücümüzü ve inancımızı
yitirmeden birbirimizden yol aldık.
Size bir şeyler aktaralım
derken aslında kendimiz çok şey keşfettik.
Teşekkür ederiz. Doğum sancıları yaşadık ki bu bile enfesti.
Kitapta vicdani ret yapan
kadın arkadaşlardan kendilerini anlatmalarını istedik. İstedik ki onların
karalamaları olsun. Yanıt veren arkadaşlarımızın metinlerini aynen kitaba
koyduk. Bir nedenle elimize ulaşamayanlarda ise inisiyatif kullandık. Dilimiz
sürçtü ise affola.
Peki, ama neden kadınların
vicdani reddi bu kadar önemliydi?
Biraz da buna bakmak lazım
işin özünde:
Kadın anadır. Analık
doğurganlığı, devinimi, sürecin devam etmesini getirir. Nedir analık? Analık
sadece en basit anlamda yavrusunu dokuz ay
karnında taşımaktır ama olayı bu kadar basite indirgemek bu kitabın amacı ile
terstir. Bizler zaten asla olaya bu açıdan bakmadık. ABD’de yapılan bir
araştırma, her annenin çocuğunu sevemediğini göstermektedir. Bizim burada
özelikle Anne değil, Ana diye tanımlamaya
çalıştığımız şeyin, güdüsel doğurganlıkla alakası yoktu. Bizim burada ana
dediğimiz kavramın, doğurganlıkla alakası yoktu. Nitekim vicdani retçi
kadınların çoğu çocuk sahibi değildir. Ayrımcı bir yaklaşım hiç değildir.
Erkekleri küçümsemek de değildir. Burada ana kelimesi bir metafordur. Bir varoluş biçimini açıklamaktadır. Yani; duyarlılığını yitirmeyen, her şart altında
üreten, topluma karşı kendini her daim sorumlu hisseden, sevdikleri için,
kendinden vazgeçebilen, klişelere
sığınmayan, yeri geldiğinde aykırı olmak pahasına ses verebilen. Kadın, topraktır
biraz bu bağlamda. Kadın hamura şekil veren eldir. Kadın candır. Doğursun ya da
doğurmasın bir başka canlının vücut bulma sürecinde dünyanın neresinde olursa
olsun, en çok emek veren Anadır. İşte tüm buralardan baktığımızda kadının
evrimi ve gelişimi, yeni neslin şekilleneceği ile birebir doğru orantılıdır.
Kadın kendini geliştirmiş, ön yargılarından, egolarından uzaklaşmış, şefkatini,
merhametini, adalet duygusunu ve asıl önemlisi vicdan duygusunu yitirmediği
oranda sağlıklı nesiller yetiştirebilecektir. Kadın erkek çocuğu ile kız
çocuğunu aynı kaynaktan, aynı dengede yetiştirebildiği ölçüde toplumlar
kimliklerini kazanacaktır. Ayrımcılılığın
hiçbir türüne gitmeden. Ama kadınlar toplumsal baskılandırmaların etkisiyle
dünyanın neresinde olursa olsun, erkek evladını yetiştirirken daha farklı
yetiştirmektedir. En basit nedeni soyadını sürdürecek olmasıdır. Erkek evlat
soyun devamıdır. Bizim ülkemizde maalesef ben de bir aşiretten geldiğimden
bilirim, anne tarafından, erkek evlat doğurana kadar doğurtulan kadınlar ya da erkek evlat doğuramadığı için üzerine kuma
getirilenler vardır. Kadın, erkek çocuk
doğurmazsa hala 2. Sınıf vatandaştır. O yüzden kadınların bilinçlenmesinin,
isyan etmesinin zamanı gelmiştir. Eğer bizler yeni nesillerin farklı olmasını istiyorsak
buna kadınlardan başlamalıyız. Kadının, doğa
kimseye eşitlik vermese de, erkekle denk olduğunu kabul etmeliyiz.
Buradan baktığımızda kadının
yapacağı vicdani ret önemlidir. Kadınlar vicdani ret yaptıkça ve bunlar geniş
kesimlere duyuruldukça nerede yaşarsa yaşasın bu öncü olacak, diğer kadınları
cesaretlendirecektir. Cesaretlendirmekle de kalmayacak, kadınlar nice bedeller
altında doğurdukları, yaşatmaya çalıştıkları evlatlarını,
sebebi olmadıkları, asla da sonucu olmayacakları bir savaşta piyon olarak kullanilmalarini kabul etmeyeceklerdir.
İster zengin olsun, ister fakir çocuk sevgi ile büyür, çocuk yürekle, çocuk
azimle ve çocuk aşkla büyür. Kimse çocuğunu
kralların saltanatında haramilerin yemi olsun diye büyütmez,
büyütmemelidir. Bir çocuk böyle büyümez. Bir çocuk bunun için büyütülmez.
Erkeğin vicdani ret yapması
kolaydır. 18 ay askerlik istenen bir ülkede doğal olarak askerliğe kimse gitmek
istemez, Dünyanın her yerinde teknoloji bu kadar ilerlemişken kimsenin
yaşamından 18 ay çalınması gerekmez, erkeklerin de buna itiraz etmesi son
derece reel bir tavırdır. Hoş bana göre 3 ay olsa bile gereksizdir. Yaşamım
boyunca bu işin profesyonelce olması gerektiğine inananlardanım ama tabi ki bu düşüncem beni
bağlar.
Erkeklerin bir başka itiraz
nedeni, inanış biçimleri olabilir. Buna da saygı duymak gerekir. Kimse bir şeye
zorlanamaz. Dinde zorlama yoktur der İslam inanışına göre Bakara Sure’sinde.
Ya da bizim ülkemizde yine
çok konuşulamayan bir kavramdır eşcinsellik, hani hepimiz çok masumuzdur da, bu
eşcinseller baş belasıdır yaklaşımı vardır ve bu ısrarla, faşistçe dayatılır. Eğer Siz eşcinselseniz ve kendinizi o
bedene hapsedilmiş bir kadın gibi görüyorsanız
askerlik yapmak istememeniz son derece normaldir. Ama illa cinsel kimliğinizi
yine bana göre açıklamanız gerekmez. Yatak odanız kimseyi ilgilendirmez
sonuçta. Bedeniniz de.
Sonuç olarak erkeklere
askerlik zorunlu hizmet iken, onların kendilerince bir neden bulması kaçınılmazdır,
anlaşılabilir, buradan bu vesile ile Tayfun GÖNÜL’E Türkiye’nin ilk vicdanı reddini yapan adamına bir selam yollayalım,
yıldızlara.
Ama Kadın, başkaldırırsa
Kadın Ana olursa ( metafor
olarak)
Kadın Kucaklarsa
Resim bütünlenecektir.
Ve hiçbir resim
tamamlanmadan bitmiş sayılmaz. Kadının vicdanı reddi
en az erkeğinki kadar anlaşılır, hatta daha
saygı duyulur boyuttadır.
Ağabeyimi kaybettiğimiz 99
yılından sonra, babam topu topu 3 yıl yaşayamadı bile. Çünkü kambur, sosyalist,
devrimci oğlunun yerine eşdeğer bir sevgi koyamadı. Oğlu içindeki isyandı
biraz, cesaret, umut. Ağabeyim öldüğünde babam en çok bu
kavramlara olan inancını yitirdi ve oğlunun 3. Ölüm yıldönümünde onunla
beraberdi artık.
İster total ret olsun, ister
vicdani ret, durup dururken ortaya çıkmamıştır. Herkesin bir karanlık tarafı
vardır ve asıl o karanlık taraflar insanın görünen yüzünü ortaya çıkarır,
insanların karanlık yönü ancak görebildiğimizi sandığımız kadardır, ancak
onları asla tamamen görme şansımız da yoktur. Ama aslolan
mevcut şartlar altında değerlendirebilmektir. Biz de bu kitapta kimsenin karanlığını deşeleme
derdine düşmedik sadece ışığı yansıtmaya çalıştık. Ne kadarı yansıdı, o sizin
görmenize bağlı. Ama kitabı okuduğunuzda göreceksiniz ki, burada öykü bir
bütün. Belki sadece biraz zor bir puzzle o kadar. Belki yeniden okumalar
gerekir.
Vicdani ret bir duruştur.
Cesarettir. İlkeselliktir. İlla eşcinsel olmanız, illa erkek olmanız, illa
solcu olmanız, illa okumuş olmanız gerekmez. Hayat buralardan akmaz, hayat
basit cümlelerden ibarettir aslında, siz basit ve yalın halde en doğal
hakkınızı kullanırsınız, ülkemizde kabul görmese de, reddedersiniz buna kimse karışamaz. Belki size "Ben yapınca ne değişecek?" gibi
gelebilir ama inanın çok şey değişir. Bazen tek bir adım, devamında bir sürü
hareketi getirir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Birikir birikir anlam
kazanır, yeter ki siz kendi adımınızı sağlam atın. İnanın hiçbir adım boşuna
değildir. Deneyin denemekten korkmayın.
KADINLARA
VICDANI RED CAGRISI- BARIŞ İÇİN VİCDANİ RED PLATFORMU
Merhaba,
‘Vicdani ret’;
kişinin dini, ahlaki, insani, felsefi, politik ve benzer nedenlerle
"silahlı hizmeti" (?!), yani askerliği reddetmesi olarak
tanımlanıyor.
Vicdani ret
hakkı gelişmiş tüm demokrasilerde en doğal haklardan biri olarak tanınırken,
Türkiye'de ise ömür boyu hapis, işkence ya da kaçak bir yaşama, sivil anlamda
ölüme dönüşen bir sürece tekabül ediyor.
Vicdani ret bir
‘hak’ olarak düzenlenmediği gibi bir ‘suç’ olarak da düzenlenmemiştir. Bu
sebeple vicdani retçiler asker sayılmakta ve vicdani kanaatlerine uygun
eylemleri başkaca askeri suç tanımlarına sokulup, bu şekilde
cezalandırılmaktadır.
47 üye ülkesi
bulunan Avrupa Konseyi’nde ise sadece iki ülke vicdani ret hakkını
tanımamaktadır. Bunlardan birisi Türkiye, diğeri Azerbaycandır, Azerbaycan’da
kanunlaştırma çalışmaları tamamlanmak üzeredir.
Bu iletişim
gurubundaki herkesin vicdani reddini açıklaması ya da açıklayacak olması
gerekmiyor kuşkusuz.
Son otuz senedir
on binlerce insan canının savaş ekonomisine, savaş zihniyetine kurban edildiği,
bu ölüm ekonomisine vergilerimizle doğrudan bizim de suç ortağı edildiğimiz
Türkiye’de, “kadın vicdani reddi”nden çıkarak, “vicdani-total redde, “savaş
karşıtlığına”, “şiddet karşıtlığına”, “militarizme”, şiddetin özellikle kadına,
çocuğa, diğer canlı türlerine uygulanmasının fallosentrik, milliyetçi,
devletçi, ırkçı, heteroseksit, türcü kökenlerinin militarizmle ilişkileri
üzerine fikir teatisinde bulunabileceğimiz, haberleşebileceğimiz bir grup.
Bu grup oluşumu
önce, bir grup Müslüman kadına yazılan özel bir mektupla başlamış, daha sonra
bu kadınlardan gelen talep üzerine mektup her inançtan ya da inançsız, her
ideolojiden, her etnisiteden, her sınıftan kadınlara genişlemiş ve bir iletişim
grubu kurma fikrine evrilmiştir.
İsrail gibi
kadınların askerlik mecburiyeti olan ülkeler dışında, kadın vicdani reddini
“entelektüel bir faaliyet” diye küçümseyen, hatta tam bir sivil itaatsizlik
olarak bile görmeyen genel bir anlayış hakim maalesef.
Oysa her ne
kadar mevcut askerlik kanununda askerlik “vatandaşlık görevi” olarak
tanımlanarak kadınlar ve heteroseksüel olmayan ve ya engelli erkekler vatandaş
bile sayılmamış olsa da. Pınar Selek’in Sürüne Sürüne Erkek Olmak kitabının
girişinde çok güzel tahlil ettiği gibi askerlik sadece heteroseksüel erkekleri
değil; kadınlar, farklı cinsel yönelimdekiler, engelliler, çocuklar vb toplumun
bütününü ilgilendiren bir sorundur.
Murat Belge’nin
Türkiye, Almanya ve Japonya örnekleri üzerinden militarist devlet-militarist
toplumu ele aldığı yeni kitabında da açıkladığı gibi Türkiye’de herkes
militarizmle maluldür.
Aslında
militarist ezber Foucault’un mikrodan makroya olarak tanımladığı yöntemle
ailede başlar, okulda devam eder (müfredat da tümden bunun meşrulaştırılması
üzerinedir) askerde en net halini alır. Türk erkeği bir üst otoriteye boyun
eğmeye, bir altında gördüğünü otoritesine koşulsuz teslim almaya şartlanır. Ve
bu gazetelerde gün geçmiyor ki bir tanesini görmediğimiz kadın cinayetlerine,
tecavüzlere kadar uzanır.
Her şeyi bir
“suç ve ceza” mantığına oturtan zihniyet kadın vicdani reddinin “ceza”dan muaf
için meşru görmemeye çalışır oysa maalesef kadınlar vicdani retlerini
açıkladıklarında, vicdani reddi desteklediklerinde, militarizme karşı
duruşlarında TCK 318’in, yani fikir ve ifade hürriyetini gasp eden “Halkı
Askerlikten Soğutmak” kanunun tehdidi altındadırlar. Üstelik bu kanun, mevcut
Anayasa’nın ayrımcılığa dair 10. maddesine de aykırıdır. “Halkı İşçilikten
Soğutmak”, “Halkı Öğretmenlikten Soğutmak”, “Halkı Gazetecilikten Soğutmak”,
“Halkı Dansözlükten Soğutmak” gibi bir kanun duydunuz mu?
TCK 318’den ilk
yargılanan ve hapis yatan kadın, henüz ismi TCK 155 iken Bilgesu Erenus’tur. Zuhal Olcay, Lale Mansur, Perihan Mağden, Bülent Ersoy
gibi pek çok kadın TCK 318’den yargılanmıştır.
Militarizmin
kadın erkek ayırt etmeksizin, üzerimizdeki etkileri, üstelik vergilerimizle
bizi de pasif suç ortakları eden etkileri korkunç boyutlardadır.
Sadece iktisadi
açıdan baktığımızda, KHIP raporuna göre TSK bütçesi, ki vergi muafiyetleri ve
örtülü dahil edilmeden 2010’da yine artmıştır. Ve 2011’de daha da artması
projelendirilmiştir. Bu artışlar eğitimden, sağlıktan, istihdamdan, kadın,
çocuk vb’den tasarruflarla sosyal devleti alaşağı etmektedir.
Mesela, haftanın
5 günü Eskişehir semalarında askeri güç gösterisi olarak yapılan uçuşlarda, bir
askeri uçağın kalkış maliyetine orta ölçekli bir kadın sığınma evi açılabiliyor
(bu uçuşların simülasyon odasında yapılma seçeneği var). Peki, her beş günde bir, bir kadının kocası ya da akrabaları tarafından öldürüldüğü ve
toplan 52 kadın sığınma evi olan Türkiye’de, bizim vergilerimizle alınan 6
savaş helikopterine ödenen 400 milyon dolarla kaç kadın sığınma evi açılır?
Bir de bu
bütçenin tezahürleri vardır ki, 20 senede öldürülen 50 bin insan, yakılan
yıkılan 5 bin köy, doğrudan hedef alınarak öldürülen 485 çocuk… Ki bu suçlar
kanunlarla kamufle edilmiş, suçlular yargılanamamış, beraat ettirilmiş ya da
sembolik cezalarla yırtmışlardır.
“Ordu Millet”
efsanesi nasıl bir tarihsel süreç içinde doğdu, gelişti, yaygınlaştı?
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kadınlar ve erkekler, kadınlık ve erkeklik bu
efsaneyle nasıl ilişkilendirildi? “Her Türk asker doğar” anlayışı nasıl
normalleşti? Bunda eğitimin, özellikle de askerler tarafından verilen Milli
Güvenlik dersinin nasıl bir rolü oldu? Zorunlu askerlik deneyimi erkekleri
nasıl millileştirdi, disipline etti ve erkekleştirdi? Vicdani ret hareketi bir
yandan ordu-millet efsanesini sorgularken başka neleri sorguladı? Bu süreçte
cinsiyetçilik ve karşı cinsiyetçilikle (heteroseksizm) militarizm arasında
nasıl bir ilişki kurgulandı? Kadınların “retçi” olması ne demek? Vicdani ret
mücadelesi hangi eksenlerde şekillendi, nerelerde tıkanıklık yaşadı?
Maalesef en
insani sivil itaatsizliklerden biri olan “vicdani ret” bile ülkemizde bir
yerden sonra ciddi tek tipleşme ve statükolaşma süreçleri yaşandı. Bu noktada
oluşan bazı iktidarlar önce Kürt Vicdani Reddini, ardından Müslüman Vicdani
Reddini “vicdani ret” saymamaya kalktı, Kadın Vicdani Reddini tuzu kuru bir
fantezi olarak görmeye çalıştı. Ki yine bir tektipleştirme çabasını bazı
feminist, anti-militaristler de yaptı, kendi doktrini harici kadın vicdani
retlerini “fasulyeden” saymaya kalktılar.
Evet, vicdani reddeki büyük problemlerin biri de bu “tek tipleştirme” geleneğidir.
Mesela bir kadın anti militarist bir görüş geliştirmeden, sadece oğlunun,
kocasının askere gitmesini istemediği için vicdani reddini açıklamışsa, biz
bunu “vicdani ret” saymayacak mıyız? Ne hakkımız var, ne haddimize?
Kadın Vicdani Retleri
toplumsal farkındalığın arttırılması adına da çok önemlidir.. Biliyorsunuz
medyada birazcık meta değeri kazanmaya başlamış erkek vicdani retçiler de
(Mehmet Bal, Halil Savda, Enver Aydemir vb) sahte çürük raporları verilerek
gündemden düşürüldü. Bir sonraki duruşmasına bilirkişi gelecek, hukuk
literatürünün en komik davalarından Eskişehir’deki “Herkes Bebek Doğar” davası
(TCK 318) ya da 10 yıldır hürriyeti gaspedilen İnan Süver bile gündeme
gelemedi.
28 Mayıs 2011’de
ilkini, Pınar Selek’e ithafen Amargi’de yaptığımız Kadın ve Vicdani Ret /Barış
İçin Vicdani Ret panel-forumlarına devam edeceğiz ve her panelde vicdani retlerini
açıklayan kadınların, metinlerine yer vereceğiz.
Vicdani ret ve
vicdani ret metinleri şahsidir. Herkes meşrebine, biyografisine izafeten, inancı,
ideolojisi ya da başka nedenlere dayandırarak mevcut şartlarda ya da tüm şartlarda
niye askerliğe karşı olduğunu kendisi için ilan eder. Kimisi total ret
boyutunda bu açıklamayı yaparken, kimisi mevcut kanuni düzenlemede getirilen bu
yükümlülüğü silahla alaka kurmamak, ölmemek, öldürmemek vb nedenlerle askerlik
yapmaya karşı olduğunu ama buna mukabil tutulacak başka bir sosyal görevi kabul
ettiğini açıklar.
Devlet ve aygıtlarından
TSK niçin vicdani reddin toplumsal farkindaligindan bu kadar çekiniyor? Bunu
engellemek için bütçeler ayırıp stratejiler geliştiriyor?
Siz bugüne kadar
bir çatışmada ölmüş bir tek başbakan, cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı,
milletvekili, büyük burjuva, büyük bürokrat, rütbeli asker oğlu gördünüz mü?
Nedense hep fakir ailelerin çocukları, "vatan sağ olsun" diye "şehit”
(!) olur, siyasi ve iktisadi güç vasilerinin oğullarına bir turlu
"şehitlik" (!?) mertebesine erişmek nasip olmaz. Ya bir gün bu aileler
şehitlik lolipopunu yemezlerse, kimin kapısına dayanırlar?
Şüphesiz
devletler ideolojik aygıtlarıyla, hepimize pek çok hatalı ezber empoze eder.
Oysa ağızlara pelesenk olmuş ezberlerin aksine milliyeti ne
olursa olsun hiç bir bebek asker doğmaz. Potansiyel katil ya da maktul olmak
bir erdem değildir.
Ama bu hususta
bir toplumsal farkındalığın gelişmesi, savaştan siyasi ve iktisadi güç vesayeti
sağlayanlar için büyük tehlikedir. Kolluk bütçesi tartışılmaya, devletin cebren
aldığı vergilerin silaha değil de sosyal alana (yiyecek-içecek, iskan, sağlık,
eğitim vb) harcanması talep edilmeye başlandığında, hatalı ezberleri harekete
geçirip, bütçesine meşruiyet kazandırmak için, hemen bir "tehlike",
bir "savaş" yaratır. Mesela ABD'de ordu bütçesinin en çok
tartışıldığı iki senenin birinin akabinde Afganistan, birinin akabinde Irak
Savaşları başlatılmıştır.
Türkiye
Cumhuriyeti devletini asker kökenli kişilerin kurduğunu, bu ülkede üç askeri
“darbenin” yapıldığını, ordunun kendisine sadece ülkeyi iç ve dış düşmanlara
karşı koruma görevi vermeyip ulusun baştan aşağı yaratılmasında baş aktör
olduğunu dikkate aldığımızda askeriyenin ve askerlik kurumunun toplum üzerinde
ne kadar etkili olabileceğini tahmin edebiliriz.
Bu etki; politik, ekonomik, kültürel ve sosyal yaşamımızda kendini nasıl
güçlü bir şekilde hissettiriyorsa, hukuk sistemimizde de aynı güçlü etki
görülmektedir. Örneğin, 1982 Anayasasının Geçici 15. maddesi ile ülkeye iç
huzur ve barış getirdiklerini ifade eden 12 Eylül askeri darbecileri hala
yargılanmaktadır.
Türkiye
Anayasasının “politik haklar ve görevler” başlıklı 5. bölümünün 72. maddesine
göre “Vatan hizmeti, her Türkün(
"Türk erkeğinin" sözcüğü olması gerekmiyor mu burada) hakkı ve ödevidir. Bu söylemde şunu
görüyoruz bir manada vatandaşlık erkeklerindir, bir alt katmanda heteroseksüel
erkeklerindir. Kadınlar ve homoseksüel erkekler vatandaş sayılmaz ayrımcılığı
noktasında bir söylem.
İnsanlık tarihinde savaşa katılmamak için
çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. Bu yöntemlerden birisi vicdani rettir.
Nitekim I. Dünya Savaşında 3500, II. Dünya Savaşında 37.000 ve Vietnam
savaşında 200.000 vicdani retçi savaşın parçası olmayı reddetmiştir. Günümüzde
ise ABD ordusundan Irak savaşına gitmeyi reddedenlerin sayısı beş bini
bulmuştur.(1)
TSK'nin sadece
savunma/silah alim bütçesi (Jandarma hariç), TC'nin genel bütçesinin % 7 si, Bu
dünyada 1. , Kore ve Meksika'nın bile önünde bir nispet. Dünya ortalaması genel
bütçelerin % 2. Mukayese için Kültür Bakanlığı bütçesinin, TC genel bütçesine
nispeti % 0.038.
75 milyon
nüfuslu TC'nin ordusunda 800 bin kişi istihdam ediliyor. 83 milyon nüfuslu
Almanya'nın ordusunda 190 bin kişi (163 bine indiriliyor bu sene sonuna kadar).
TSK'de sadece
profesyonel askerlere hizmet için garson, uşak vb 160 bin er kullanılıyor (tüm
Alman ordusu kadar).
TSK'de
general-amiral konumunda 347 şahıs var. Almanya'da 1955'den beri bu konumda
görev almış insan sayısı, ise toplam 43 (yazıyla kırküç), halen görev başında
olan ise 3 (uç) şahıs.
Alman
ordusundaki bu üç şahıstan biri buradaki Genelkurmay Başkanı’na karşılık
(Generalinspekteur der Bundeswehr), ikincisi Supreme Headquarters Allied Powers
Europe ve üçüncüsü de Allied Jointe Force/Command Brunssum. Gerek görülmediği için oramiral rütbesinde
kimse yok.
TSK sadece bir
kurum olduğu halde kanuni haksız imtiyazlar almıştır. Sadece OYAK bünyesinde 29
şirket, ortaklıklarla 60 şirket var. Bu şirketler müthiş cirolarına tezat
sadece 18 bin kişiye iş imkanı sağlıyor, istihdam ediyor. Ve bu şirketler, ayni
mecralarda faaliyet gösterenler dahil başka sivil şirketlerin aksine vergiden
imtiyazlı ve pek çok hizmeti ücretsiz alıyor.
2 milyar
dolarlık askeri harcamalarda da tek söz sahibi TSK'dir. 1/2si direkt, 1/2sine
dolaylı, 2/3 oranında söz sahibidir, TBMM dahil diğer devlet kurumlarının söz
hakki 1/3dur. Yani karar TSK'de dır.
TSK ve
şirketleri haksız olarak birçok vergiden muaftır, son dönemlerde Sümerbank,
Demirçelik gibi şirketleri de bünyesine eklemiştir. Müthiş silah alım
bütçesinin yarısı bile TC dahilinde üretilmemektedir, bu alımların % 95'lik
bölümünün ABD, Almanya; Fransa; İngiltere ve İsrail'den yapılıyor, buradaki
Wallerstein'in merkez-çevre ilişkisiyle açıkladığı rantı sizin mühayelinize bırakıyoruz.
Bizim
vergilerimizle korkunç bir bütçe elde eden, siyasi, hukuki ve iktisadi (vergi
muafiyetleri ve indirimleri) imtiyazlara sahip tek kurum da TSK değildir, her
yıl vergisi üzerinden var olduğu pek çok insanın ölümüne sebebiyet veren
kolluğun ikinci kodamanı Emniyet Teşkilatı’nın mevcut mevcudiyetiyle de
mücadele etmemiz, bu mücadeleyi mevcut kanunları bile dikkate almadan,
teamüllerle insan öldürmüş kolluk lehine kullanarak, koluğa karşı fikir suçları
isnat ederek toplumsal adalet duygusunu yok eden Yargı ve toplumsal adalet
duygusunu zedeleyici, insana karşı devlet ve aygıtlarını koruyan kanunlar
çıkaran yasama yani Parlamento’ya genişletmeliyiz.
Vicdani ret
sadece askerlikle yükümlü erkeklerin meselesi değildir. Vicdani, inancı vb
nedenlerle cinsiyetçiliğe, militarizme, milliyetçiliğe, ataerkilliğe, savaş
ekonomisine karşı çıkan herkesin meselesidir.
Ve tektipleştirilemez, o tektipleştirilmezlik anti-militarist olmayan vicdani
retçileri de meşru kılar.
Vicdani ret bir
sivil itaatsizliktir.
Bu noktada da
kadın vicdani reddi, entelektüel bir faaliyet ya da sadece olgu mu? Kocamı askere göndermiyorum amaçlı ve boyutunda değildir (ki sadece
o boyuttaki de meşrudur)
Çünkü kadın
vicdani reddi modernist ulus devletleri militer-milliyetçi yapısının ulus parafının
ataerkillik olduğu, bu militarizmin sadece erkekleri değil tüm toplumsal yasama
yansıyarak doğrudan kadınları da etkilediği ki militarist zihniyet ezberindeki
erkekler kadınlarla ilişkilerinde onları altı gibi görüp emir komuta, şiddete kadar sık sık uzanan bu noktada, cinsiyet ayrımı gözetmeyen bir sivil itaatsizliktir.
28 Mayıs 2011’de
ilkini, Pınar Selek’e ithafen Amargi’de yaptığımız Kadın ve Vicdani ret /Barış
İçin Vicdani ret panel-forumlarına devam edeceğiz ve her panelde vicdani retlerini
açıklayan kadınların, metinlerine yer vereceğiz.
Şu ana kadar
açıklanmış kadın vicdani ret metinleri için grubun files bölümüne bakılabilir:
http://groups.yahoo.com/group/baris_için_vicdani_red/files/
Barış İçin
Vicdani ret / Kadın ve Vicdani ret
………..
VİCDANİ RET METİNLERİ
ALFABETİK SIRAYLA
Vicdanım retçi!
Savaş çığırtkanlarının gün
geçtikçe daha da fazla nefret tohumu saçtığı dünyada, barışın sesi kısık…
Bedenim ve vicdanımla görüyorum-z, hayatlarımıza fütursuzca her gün tecavüz
ediliyor. İktidarlar, kanla besiye çekiyor kendilerini. Bizleri birer savaş
öznesine dönüştüren militarizm, alaylarla karşıladıkları gencecik bedenleri,
diskolarda öldürüyor eğlenircesine!
Vicdanımız, hep bizimle ve
yaptığımız her şeyde… Vicdanları, kalplerinin arka bahçesine saklananlara
sesleniyorum: “İnsanlık suçu zamanaşımına uğramaz!” Ve ben, bir kadın ve anti
militarist olarak ne bu suça ortak, ne de bize dayatılan çürük sistemlerin bir
parçası olmak istemiyor ve reddediyorum.
Aliye Gümüş
…………………
"Sadece
iktisadi açıdan baktığımızda, KHIP raporuna göre TSK bütçesi, ki vergi
muafiyetleri ve örtülü dahil edilmeden 2010’da yine artmıştır. Ve 2011’de daha
da artması projelendirilmiştir. Bu artışlar eğitimden, sağlıktan, istihdamdan,
kadın, çocuk vb’den tasarruflarla sosyal devleti alaşağı etmektedir."
Aslına bakarsanız
yazınızın tümünü alintiliyarak yazmak isterdim vicdani ret mesajımı. Vaktinizi
almamak için bu paragrafla yetinirim.
Ben vicdani
reddimi 2008'de Paris'teki Türk radyosundan duyurmuşum bilmeden ne yaptığımı...
Ne mi demişim?
Hrant'in birinci olum yıldönümünde; 19 Ocak 2008'de yaptığım konuşmadan bir
bolumu aktarmam yetecektir sanırım reddimin kabulüne.
"Ben neden
bu göreve talibim? diye sorarsanız, cevabım şu olur:
Yaşamım boyunca
gönüllü ferdi olduğum bu göreve, yalnız olmadığımızı, aslında sanılandan çok
daha fazla olduğumuzu göstermek adına talibim…
Sadece sözde
kalmayıp, çocuklarımızın geleceği adına, kımıldama vaktimizin çoktan gelip de
geçmekte olduğuna inandığım için talibim…
Tarihteki koca
koca imparatorluklardan geriye bugün hiçbir şey kalmamışken, o
imparatorlukların sınırlarını korumak, ya da genişletmek adına milyonlarca
gencin, sevdiğinin tenine dokunamadan, baba olmanın keyfini süremeden, yaşlanamadan,
yaşayamadan, evlerinden uzakta, donarak, kılıçlarla doğranarak, silahlar,
bombalarla parçalanarak neden öldüklerini bir türlü anlayamadığımdan
talibim…
‘Vakitsiz
uçmasın’ diye turnalarımız talibim…
Barış’ın dili
‘İNSAN ‘ın dili olduğu için talibim…
Turna: Ermeni
kültüründe, genç ölümler için bu tabir kullanılır… Genç bir ölüm duyduk mu;
“bir turna daha uçtu” deriz…
Vakitsiz uçmasın
turnalarımız…"Egosu kanla beslenen insan musvettelerine yeter demek için
talibim!
Bir ana olduğum için
talibim!
Subay eslerinin saclarını
yapmak için ücretsiz kuaför, arabalarına şoför, eğlence mekanlarında gösteri
adamı olmasın diye çocuklarımız talibim!
Tam bilinçlenme,
sorgulama yaslarında askere alınan erkeklerimizin öldürülmüş, yaralı, hasta ruhlarıyla
bizlere geri yollanmaması için talibim!
Bu yaralı, hasta
ruhlarla yasamak zorunda bırakılan kadınlarımızın haklarını savunmak için
talibim!
Bu sağlıksız ilişkilerden
doğan çocuklarımızı, askerlikte öğrendikleri hiyerarşik sistemi evinde uygulayan
babalardan korumak için, bıktığımız, yorulduğumuz için talibim!
Kan kokusunu sevmediğim
için talibim!
Daha ne deyim?
Ben bir Filla kızıyım,
asırların acılarında yanmış yüreğimle daha ne deyim?
ANGEL DİKME
………………..
Devletlerin ve
düşmanlarının durmadan artan zulmü tebalarından öyle maddi ve
manevi
fedakarlıklar talep etme noktasına geldi ki artık herkes durup bir düşünmeli:
Nelerden feragat
edebilirim? Hem ne adına edeceğim? Bu fedakarlıklar benden
Devlet adına
bekleniyor. Devlet adına bir insan için değerli olan her şeyden, ailemden,
güvencemden,
huzurlu bir hayattan ve kendime olan saygımdan vazgeçmem
bekleniyor’’
Tolstoy.
Büyük yazarın düşüncelerine
katılmamak olanaksız. Bizler bu dünyaya yasamak
İçin geldik öldürmek
için değil. Oysa günümüz dünyasında olum, şiddet, savaş gibi
kavramlar o
kadar normal hale getirildi ki, bütün bu kavramların karşısında olan biz
Vicdani redciler
vatana ve millete ihanet eden kişiler olduk, hem devletin gözünde
Hem de uyuyan halkların
gözünde. Sizlerin de bildiği üzere gerçek hiç de öyle değil.
Çocukluğumdan bu
yana yürütülen bu kirli savaşa taraf olmanın suç olduğuna
İnanıyorum.
Çocuklarımızı askere yollayarak sadece suç isliyoruz. Oysa bu kirli savaşta
öldürülen Kurt
ve Türk annelerin hiçbir farkı yok birbirlerinden. Anneler ağlamasın artik.
Gençler ölmesin,
öldürülmesin. Bu kan dursun ve herkes uyansın. Savaş sadece bu
İşten para
kazanan kirli yüzlerin, bankadaki hesaplarını kabartmasına yarar. Onlar ne
bilirler ki oğlunu
yitiren bir annenin can yakıcı acısını!
Vicdani reddimi açıklıyorum
YUKSEK SESLE!!
Vicdani redciyim
cunku, yasamdan yanayım.
Vicdani redciyim,
çünkü her ne adına olursa olsun öldürmeye karsıyım.
Vicdani
redciyim, Kurt ve Türk kardeşlerimin öldürülmesini istemiyorum.
Vicdani
redciyim, zulme karşıyım.
Vicdani
redciyim, politikacıların kirli oyunlarından bıktığım için.
Vicdani
redciyim, silahlar sussun diye.
Vicdani
redciyim, savaşta çocuklar anasız babasız kalmasın diye.
Vicdani
redciyim, savaşa ve silahlara harcana paralarla çocuklar/dünya yoksulluktan
kurtulsun diye.
Vicdani
redciyim, savaş yanlıların kirli oyunlarına goz yummak istemediğim için.
Vicdani
redciyim, dünyayı daha yaşanılır bir yer kılmak için.
Vicdani
redciyim, vicdan sahibiyim .
Vicdani
redciyim, insanlık onurumu korumak istediğim için.
Vicdani redciyim
tüm anneleri anti-militarist olmaya davet ediyorum!
Vicdani
redciyim, haberlerde kan, nefret, gözyaşı, şiddet, olum, görmek istemiyorum.
Bu kan gölünden
mutluluk duyanlara karsıyım.Ben insanca yaşayabileceğimiz bir ülke/
dünya istiyorum.
Çocuklarımızın yüzlerine bakacak yüzümüz olsun istiyorum.
VICDANI
REDDIMDIR INSANIM, HUMANISTIM, ANNEYIM, OLUME, SIDDETE,
ASKERLIGE VE SAVAŞA
KARSIYIM!
Saygılarımla
Aygul Erce
……………….
AYLA İŞLER SÜMER
TSEKKA'NIN VİCDANİ RED METNİ
Herkesin bir
hayali vardır.
Benimki, savaşsız
bir dünyada yaşamak.
Kimsenin kimseyi
(özellikle de resmi bir üniforma ve/veya ele tutuşturulmuş bir silahla) öldürmediği
bir dünyada yasamak.
Çocuğum yok. Ama
dünyanın bütün çocukları benim çocuğum. Çocuğunun ölmemesini, öldürmemesini
isteyen her birey gibi ben de çocuklarımın öldürülmesini, öldürmesini
istemiyorum.
Sizlere yüzlerce
kelime yazabilirim, söyleyebilirim.
Savaş lobileri,
silahlanma yarışları, bu yarışların, savaşların sebep olduğu yoksulluklar,
yoksunluklar, silahlanmayı sadece bir miktar azaltmanın bile kurtarabileceği
açlıktan ölen milyonlar, onca parayı neden yoksullar için, eğitim için, sağlık için
harcamadığımız...
Bir de bütün bunların
yanında her türden riski göze alarak kimseyi öldürmemek için vicdani retçi olduklarını
açıklayanlar.
Sebeplerini
benim gibi ya da başka inanç kelimeleriyle ifade eden her vicdani retçiye
sonsuz saygı duyuyorum ve bugüne kadar onların yanında yer almış olmamaktan ötürü
utanıyorum.
Bu utanç
duygusuyla yasamak zor.
İnsan utanarak
yasayamaz ki.
İşte bu yüzden,
vicdani retçi olduklarını açıklayan tüm o cesur insanların yanında yer almak istediğimi,
silah altına alınma durumum olsaydı eğer, aynen onlar gibi vicdani retçi olmayı
seçeceğimi beyan etmek istiyorum.
“Savaşların
faillerinden ya da mağdurlarından olmak istemediğim için, insanların askere
alınıp militaristleşmesine, kişiliksizleştirilip sistemin araçları haline
getirilmesine, yok edilmesine karşı çıkıyorum. Çünkü kadın olarak her ne kadar
askere alınma zorunluluğumuz olmasa da bazen tarafı çoğu zaman da mağduru
oluyoruz.
Sessiz kalmakla,
savaşların desteklenmiş olacağını düşünerek ölmek, öldürmek, ezilmek sömürülmek
istemediğim için otoriter, hiyerarşik, milliyetçi, cinsiyetçi, militarist tüm
yapılara karşı sesimi yükseltip vicdani ve total reddimi açıklıyorum.
Bundan sonraki
yaşamımda tüm retçilerle omuz omuza, her türlü mücadelede varolacağım.“
AYTEN DEMİR
Aşağıdaki
açıklama, bir 'halkı askerlikten
soğutma' teşebbüsü değildir.
Bu, askerlikten
soğumuş hatta hiç ısınmamış bir halk çocuğunun bağıra çağıra anlatmak
istediklerini, şimdilik sakince, yazılı olarak ifade edişidir.
Eğer, doğduğumuz
günden beri sistemli bir militarist propagandaya maruz kalmamış, varlığımızı
Türk Varlığına armağan etmek, bayrağı kanla sulamak, toprağı uğrunda ölerek
vatan yapmak mecburiyetinde olduğumuza inandırılmamış olsa idik; kim askerliğe
ısınabilirdi ki zaten?
Bir insan, bir
kadın, herkesin farklılıklarıyla beraber eşit ve özgür yaşamını savunan ve
yeryüzünün tüm canlılarının yaşam hakkını her şeyden üstün gören; doğaya
tahakkümü değil onunla uyum içinde yaşamayı destekleyen bir sosyalist olarak;
başka türlüsünü yapmam mümkün değildi.
Hem sivilim hem
itaatsiz.
Yeryüzünün en
hoyrat canlısı olan insanın, cinayet işlemek üzere araçlar üretmiş olması ve
daha da beteri cinayetleri 'meşru' kılmak için resmi örgütler kurması bana
utanç verici geliyor.
Bunun karşısında
susmak, tüm dünyanın tahakküm altına alınmasının en kanlı, en vahşi yöntemi
olan militarizmin dünyada ve kendi coğrafyamızda döktüğü kanı beslemek demek.
Bu toprakların
kadim halkları Ermenilere yaşatılan büyük felakete, Rumların
sürülmesine, Süryanilerin yok edilmesine, Alevilere yönelik kanlı
planlara ortak olmak demek.
Kürt Halkının
varlığının yok sayılmasında, kimliğinin ve dilinin yasaklanmasında, imhasında,
devrimcilerin, Kürtlerin, faili meçhullerle, yargısız infazlarla
katledilmesinde pay sahibi olmak; militarizmin uygulayıcıları tarafından
işlenen kadın tecavüzlerine arka çıkmak demek.
Havan
mermileriyle parçalanan, kurşunlarla delik deşik edilen çocukların günahını,
zindanlarda işkence görenlerin ahını boynunda taşımayı kabullenmek demek.
Ve ben bunların
hiç birine ortak olmak, hiç birini kabullenmek istemiyorum.
Militarizm,
insanlık suçudur. Militarizmin her örgütü bu suçun failidir.
Ve bir kadın
olarak, şimdilik zorunlu askerliğe mecbur edilmesem de militarizmin resmi
zorlamalarla her gün her gün yeniden üretilmesine karşı çıkmamayı vicdanım
reddediyor!
AYŞE BATUMLU
http://groups.yahoo.com/group/baris_için_vicdani_red/files/
VİCDANİ REDDİMİ
AÇIKLIYORUM
Ayşe Günaysu
Vicdani reddimi
açıklıyorum. Yalnızca düzenli orduyu değil, militarizmin bütün tezahürlerini reddettiğimi
açıklıyorum.
Militarizmin
maddi temeli “vatan”dır. Ben vatansever değilim. Ben vatan kavramını
reddediyorum. Uğruna ölünecek ve öldürecek bir coğrafya parçasını sahiplenmeyi
reddediyorum.
Ama kimse
karıştırmaya kalkmasın. Ben zorla kökünden sökülenlerin hasretini çektiği
köyünden, kentinden, yağmalanan, el konulan ana-baba ocağından
bahsetmiyorum. Ona vatan denmiyor.
Memleket deniyor. Sevdiklerinin, dedelerinin, ninelerinin anısını barındıran,
üstünde sıcak bir somun ekmeğin dumanı tüten bir diyardır, memlekettir. Oysa vatan, kendinden başkasının, çizilmiş
sınırlar içinde kalan herkesin ana-baba ocağını, ekmeğini, suyunu
sahiplenmektir. Gayrımeşru bir mülkiyettir. Başkalarının evine göz dikmektir.
Yıllar önce
dediğim gibi:
Vatansızlık,
vazgeçmektir. Mülkiyet haklarından, sahiplenmekten vazgeçmektir. Vatansızlık, bu
yüzden dağa taşa ‘önce vatan’ diye yazmak yerine, ‘önce insan’ diyebilmektir. Vatansızlık; kimsenin ev sahibi, kimsenin misafir olmama, dolayısıyla kimsenin
kimseyi kovmaya hakkı olmama durumudur. Düşmansızlıktır, kahramansızlıktır,
hainsizliktir. Vatansızlık aynı zamanda efendisizliktir. Toprağın insana değil,
insanın toprağa, havaya, suya, gökyüzüne ait olmasıdır. Vatansızlık, iktidarsızlık demektir aynı
zamanda. Güçlü olanın haklı sayıldığını,
güçlü olanın saygı ve sevgi gördüğünü, güçlüye tapıldığını, menzile ancak güçle
ulaşılan bir dünyada yaşandığını bile bile, güçten, güce sahip olmaktan, ya da
zaten sahip olduğu gücü kullanmaktan vazgeçmek demektir. Vatansızlık bütün silahları indirmek
demektir.”
Vatanseverliği
her türlü ahlakın üzerinde tutan, uğruna “varlığımızı armağan” ettiğimiz
Türklüğü reddettiğimi, vatan uğruna yapılan her şeyi reddettiğimi, yani vatansızlığımı, yani vicdani reddimi
ilan ediyorum.
Ayşe Lebriz
Berkem
Ağır bir
militarist dille her gün halkı barış ve özgürlükten soğutanların, şiddeti
tırmandıranların yanında masumiyetin ve şiddetsizliğin diliyle barıştan ve
özgürlükten söz edenlerin bu kadar ağır bir bedel ödemesine hiç bir vicdan
sahibi sessiz kalmaz diye ümit ediyorum. Kaldı ki bu sessizlik derinleştikçe
bizi de karanlığa kapatabilir...
Vicdani Ret
Hakkımı Kullanıyorum......
………….
İNSAN HAKLARI
EVRENSEL BEYANNAMESİ'NİN 18.MADDESİNDEKİ "VİCDAN "ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKINA
DAYANARAK:
EVRENDE YAŞAYAN
CANLILAR OLARAK,
UĞRUNA ÖLÜNECEK
VE ÖLDÜRÜLECEK HİÇ 1 ŞEYİN OLMADIĞI DÜŞÜNCESİYLE;
SİLAH TAŞIYAN,
KULLANAN, ALAN, SATAN, TOPLU TİCARETİNİ YAPAN,
İNSAN YA DA
HAYVAN AVLAMAYI, ÖLDÜRMEYİ MESLEK VE AMAÇ EDİNEN,
KISACASI,
HERÇEŞİT SİLAHI VE MİLİTARİZMİ ONAYLAYAN
TÜM KİŞİ, KURULUŞ VE ÜLKELERİ VİCDANIMIZ REDDEDİYOR...
NİCE SİLAHSİZ
GÜNLERE!
AYŞEGÜL ŞORA
NURAN ARGUN
…………………………………………
Ben Burcu
Barakacı. Silah tutmak ya da bir canlıya zarar vermek istemeyen, hiyerarşi ve
disipline koşulsuz boyun eğmeyi reddeden erkekleri anlamak için askere gitmeme
gerek yok. Bu coğrafyada yaşayan tüm kadınlar dolaylı olarak zorunlu askerlik
hizmetine ömür boyu tabii kılınıyor. Zira militarizmden söz ederken çekirdek aile
ile başlayan, eğitim sistemi ile işlenen, çalışma yaşamı ile şekillenen ve
gündelik tüm ilişkilerimize sirayet eden bir mekanizmadan bahsetmemiz
gerekiyor.
Askere giden,
çatışmalarda hayatını kaybeden erkekler ve yakınlarının yaşadıkları madalyonun
bir yüzü. Askerden kaçan yüz binlerce barış yanlısı erkek fiilen olmasa bile
kendilerini bu mücadeleye adayarak hayatlarını kaybediyorlar ve aslında, savaş
ekonomisi için görünenden çok daha fazla kayıp veriyoruz. Silah tutmayı
reddettiği için ülkeye giremeyen veya ülke içinde gizlenmek zorunda kalan yüz
binlerce erkeğin yolunu gözleyen, yüz binlerce
kadını temsilen konuşuyorum:
Savaşarak veya
kaçarak, militarizmin dayattıklarına boyun eğen, günden güne zihnen ve fikren
çürüyen, dolayısı ile hareket kabiliyetini yitirmiş bir yığından başka bir şey
değildir bugün Türkiye Cumhuriyeti.
Irkçılık,
milliyetçilik, cinsiyetçilik ve şiddet etrafına işlenen militer anlayışa ve son
zamanlarda yükselen savaş çığırtkanlığına karşı daha fazla sessiz
kalamayacağımı anlıyor, vicdani reddimi açıklıyorum.
…………………….
Bir zamanlar
hikâyeler anlatırdık biz birbirimize, her gece ateş başlarında. Ninelerimizden,
ozanlardan duyduğumuz, o ninelerin, ozanların da başka ninelerden, başka
ozanlardan dinlemiş olduğu renk renk, dil dil, kutsal olan hayata dair
hikâyeler. Yaşamın kaynağı olan ve bizlerde cisim bulan Kutsal Ana’nın
hikâyelerini.
Bugünse,
hikâyeleri sevdiğimizi bilen kötülüğün suretleri, ırkçılıktan, savaş
çığırtkanlığından hâsıl, açgözlülüğü, bencilliği, düşmanlığı salık veren
yalanlar, sözde hikâyeler anlatıyorlar bize karanlık bir kutudan, her sabah her
gece...
Ve fakat biz
diyoruz ki onlara: Kutsal Ana ölümsüzdür ve siz, korkaklığınızla, zulmünüzle,
eziyetlerinizle sesinin duyulmasına mani olmaya çalışsanız da O, ebediyen
anlatacaktır hikâyelerini, yüreklere fısıldayarak ve suretlerden haykırarak
meydanlarda!
Bugün burada,
Kutsal Ana’nın bir nefesle yüreklerimizde yaktığı ateşe sahip çıkan kadınlar
olarak toplandık. Hep birlikte O’nun hikâyelerinden bu topraklara mahsus olanlarını
anlatıyoruz, yani en çok acıları, savaşları, işkenceleri ama bir o kadar da
direnişimizi, coşkumuzu, danslarımızı, kahkahamızı!
Anlatıyoruz:
“Ömer’e zehirle dolu bir kâseyi armağan olarak getirmişler. Ömer “Bu neye
yarar? diye sormuş. Ona “Bu, birini açıkça öldürmeyi uygun görmedikleri zaman, O'nu bundan bir parça içirmek suretiyle, gizlice öldürmeye yarar.
Kılıçla öldüremeyecekleri bir düşman olunca bundan bir parça verip düşmanı,
haberi olmadan öldürürler.” demişler. Ömer “Çok iyi bir şey getirdiniz. Veriniz
içeyim; çünkü içimde öyle büyük bir düşmanım var ki ona kılıç yetişemiyor ve
dünyada bana ondan daha çok düşmanlık eden yoktur” demiş. “Bunun hepsini bir
defada içmene lüzum yok, bir zerresi yüz bin kişiyi öldürmeye yeter” demişler.
Bunun üzerine Ömer “Bendeki düşman da bir kişi değil, bin kişiliktir ve yüz bin
kişiyi yere vurmuştur.” deyip kâseyi almış ve bir yudumda hepsini içmiş.
Diyoruz ki:
Düşmanımız gözümüzün önünde, yanı başımızda, evlerimizde, iş yerlerimizde,
sokaklarımızda, toprağımızda, içimizdedir. Ormanlarımıza, sularımıza,
toprağımıza göz dikmiş, tecavüz etmektedir tıpkı topraktan, sudan hâsıl
bedenlerimize ettiği gibi. Ve hatta ilk sınıf, ilk hâkim yalancı ve zalim Erkek
öyle güçlenmiştir ki; 5000 yılın deneyimiyle saldırmakta ve ırkçılığı,
açgözlülüğü öğreten zorunlu eğitimle, aile, mahalle baskısıyla, namus, ahlâk,
güzellik dayatmalarıyla biz kadınların dahi ruhlarına sızabilmektedir. Bir
armağan gibi sunduğu zehri yudum yudum içirerek zehre bağımlı, zehri ister hale
getirmektedir insanları. Fakat bizler, o zehri tek seferde içip de içimizdeki
Erkek’i kusmamız gerektiğini biliriz. İşte kusuyoruz, öldürüyoruz dışımızda var
olan ve içimize işlemiş olan Erkek’i her gün, her an, her yerde ve bugün,
şimdi, burada! Ve açıyoruz yüreğimizi ardına kadar Kutsal Ana’ya!
Katlediyorlar
bizi, tutsak ediyorlar, işkence ediyorlar bize ama biz biliyoruz ki yüreğe
düşen Ateş sönmez! Biz kadınlar, yaptığı kanunlarla bizi askerlikten muaf tutan
bu sistemde militarizmin, Erkek’in zulmünden muaf değiliz! İçlerindeki Erkek’i
öldüren, militarizme, paramilitarizme karşı çıkan, kötülüğe boyun eğmeyerek
askere gitmeyi, zulme, katliamlara, işkencelere alet edilmeyi reddeden Kutsal
Ana’nın erkek suretlerini zindanlara atıyor, işkencelere maruz bırakıyor zalim
Erkek ordularla, devletlerle! Ve sadece korkudan da değil, zalim Erkek çok iyi
bilir ki; açıklanan her vicdani retle, yükselen her haykırışla, her zılgıtla,
her hikâyeyle, her isyanla bir parçası ölür onun!
Öldüresiye
anlatıyoruz: Bir dişi aslanın şöhreti dünyanın her tarafına yayılmıştı. Biri
merakını yenmek için uzak bir yoldan onun bulunduğu ormana geldi. Gelip de
uzaktan aslanı görünce durakladı. Çünkü daha ileri gidemiyordu. Ona “Eh! Sen bu
aslanın aşkıyla bu kadar yol yürümüşün. Onun bir hususiyeti vardır. Her kim
önüne korkmadan, çekinmeden çıkar da muhabbetle onu okşarsa aslan ona kötülük
etmez.” dediler. Bunun üzerine yoldan gelen diğer kimseler de kendi kendine
“Madem ki bir yıllık yolu teptin geldin. Şimdi ise aslanın tam yanındasın. O
halde durup bakmanın manası ne? Aslana bir iki adım daha atıver” dediler. Fakat
kimsede bir adım daha atacak cesaret yoktu. İşte Ömer’in zehri bir seferde
içmekten kastı, bu imanla, aslanın önünde ve ona doğru atılacak bir tek adımdı.
Bu adım nadirdir. Ancak Tanrı’nın has kulları ile yakını olanların kârıdır.
Adım bu adımdır. Geri kalanı bu adımın eseridir. Bu iman, ellerini canlarından
yıkamış olan nebilerden başkasına nasip olmaz.
İşte bizler, bu
imanla ellerimizi canlarımızdan yıkadık ve bu adımı attık, atıyoruz, atacağız!
Bize hayalperest diyorlar! Biz de onlara diyoruz ki: Hayal, surette ve gaybette
mevcuttur. Şu halde ona nasıl hayal denir? O, hayal değil, gerçeklerin ruhudur!
Bu âlem yıkılır, yok olur. İşte o zaman o mana, bundan daha güzel olan yeni,
iyi ve eskimez bir âlem hâsıl eder. Mesela mimar, içinden bir ev planı çizip
onun genişliği şu kadar, boyu bu kadar, sofası ve sahanlığı da o kadar
olmalıdır diye karar verirse buna hayal demezler. Çünkü o gerçek, bu hayalden
doğar ve bunun feridir. Evet, eğer mimardan başka birisi böyle bir şekli
içinden tasarlar ve tahayyül ederse, işte o zaman buna hayal derler. Usulen,
böyle mimar olmayan, ev yapmayı bilmeyen kimseye: “Bu seninki bir hayalden
ibarettir!” derler. Oysa Kutsal Ana, Tanrı Lilith daha iyisini bilir.
İşte ben bu
hayale secde ederek, bu hayali göğsümde taşıyarak bugün burada, haksızlığın
düstur olduğu bu sistemi reddediyorum! ÇÜNKÜ BENİM VİCDANIM VAR! Katliamlara,
zulümlere alet olmayacağıma, yalancı ve zalim Erkek’e her ne şekilde olursa
olsun boyun eğmeyeceğime, militarizmle, paramilitarizmle, ırkçılıkla,
ayrımcılıkla, haksızlıkla ölene dek ve rüzgârda dalını eğen bir ağaç gibi,
koşulların gerektirdiği yöntemlerle savaşacağımıza sizlerin ve Kutsal Ana’mızın
huzurunda ant içiyorum!
Barışın,
paylaşmanın, kardeşliğin, aşkın, dansların, ateş başı hikâyelerinin, coşkunun,
neşenin egemen olduğu başka bir dünya hayalinin suretleriyiz biz ve bu hayal
gerçeğin ta kendisidir! Bu âlem yıkıla! Yok ola! Cîhaneke Din Jî Pêkan E! Jin
Jîyan Azadî!
Şu an cezaevinde
bulunan vicdani retçi arkadaşımız İnan Süver ve TCK 318. madde uyarınca 6 ay
hapis cezasına çarptırılmış olan vicdani retçi arkadaşımız Halil Savda’ya selam
ediyorum.
BURCU ÇİÇEK EKEN
……………………….
Ben bir Kürt
kadınıyım. Kürdistan topraklarında yaşanan savaştan, ölümden kaçmış bir ailenin
ilk çocuğuyum. Buraya geldiğimden beri de T.C devletinin yine buralarda
uyguladığı başka bir savaşın içine düşmüş bulunuyorum.
Askere gitme
zorunluluğum olmasa bile yıllardır yaşanan asimilasyonun, yok saymanın,
ötekileştirmenin, öldürmenin altına imza atan T.C devletinin ve ordusunun
karşısında hep direnen hiç yılmayan barış anneleri ile aynı onurlu düşünceleri
paylaşıyorum. Biz öldürmeyi reddediyoruz.
Savaşı,
tektipleşmeyi, militarizmi ve bunun yol açtığı sömürüyü, cinsiyet
ayrımcılığını, ölmeyi, öldürmeyi tüm vicdanımla bir anarşist kadın olarak
reddediyorum.
Ve diyorum ki
hayatlarımız çalınmadan, hayallerimiz buluşmalı.
Ez jinek kurd
im. Zarok a yekemîn ya malbatek ji ber şer a li kurdistanê u ji ber mirin ê
revîye me. Lê ji dema ku ez hatim vira, min xwê di nav şerekî din ya komara tirkîyê de dît.
Belê ez ne
divîyêm ku bibim leşker, le ez mîna dayîkên aşîtîyê -dayikên aşitiyê ku li ber
asimilasyon, tune hesibandin u kuştinên dewleta tirkîyê u ya arteşa wî, bi
rumet inyad dikin u qet bêzar nabin- difikirim: Em kuştin ê red dikin.
Ez hemankirinê,
mîlîtarîzmê u kedxwarî ya ji ber wî; ser rê girtina zayendî, mirin u kuştinê bi
hemu wîjdana xwê wek jinek anarşîst reddikim.
U dibêjim ku:
Berîya jîyana me bê dizîn, divê xeyalên me were ba hev.
Canan Soylu.
……………………………..
Vicdani reddimi
açıklıyorum.
Reddim, sadece
bu coğrafyadaki militarizme değil, evrendeki militarizmin her türlü
biçiminedir.
Düzenli,
düzensiz, silahlı, silahsız, içinde şiddet barındıran hiçbir eylemde yer almama
kararıdır.
Bayraksız bir
gökyüzü,sınırsız bir dünya ümidiyle..
CEYDA KIZILTUĞ
…………………….
Vicdani reddimi
açıklıyorum.
Reddim, sadece
bu coğrafyadaki militarizme değil, evrendeki militarizmin her türlü
biçiminedir.
Düzenli,
düzensiz, silahlı, silahsız, içinde şiddet barındıran hiçbir eylemde yer almama
kararıdır.
Bayraksız bir
gökyüzü,sınırsız bir dünya ümidiyle..
Dezz Deniz
Kürt Hip Hop/
Rap Sanatcisi)
…………………………
Vicdani reddimi açıklıyorum.
Şiddetin her
köşe başında kol gezdiği; herkesin silahlandığı; kadınların ve çocukların
öldürüldüğü; savaşın kutsal bir değer
sayıldığı; güçlünün güçsüzü ezdiği; emperyalizmi-sömürgeciliği güçlendirmek
için yeni savaş-silah icatlarının yapıldığı; bebeklikten oyuncak silahlarla
büyütülen gençlerin şenliklerle savaşa gönderilip ölülerinin getirildiği; silah
ve savaş için insana ayrılacak gelirin azaldığı bu dünyanın değişmesi
gerektiğine inanıyorum. İnsanlar tarafından çizilmiş ülke sınırlarını, kana kan
mantığını, silahlanmayı ve tabiî ki askerliği, hakların ve insanların yok
edilmesi için söylenen şiddet/nefret söylemlerini, “vatan uğruna dökülen
kanları” reddediyorum.
Barış için
vicdani reddimi açıklıyorum.
Eylem Karakaya
……………
“Uzun zamandır
kendimi antimilitarist ve feminist olarak tanımladığım için, doğal olarak,
zaten retçi olduğumu düşünüyorum. Yaptığım bu açıklama ile “gayri resmi” olan
durumu sadece “gayet resmi” hale getirmiş oluyorum!
Vicdani ret
hareketi, yalnızca ‘zorunlu askerlik hizmeti’ne karşı yürütülen bir mücadele
değildir. Kavram çok daha geniş bir yelpazeyi ve daha fazlasını içeriyor. Ve
biz kadınların bu harekette “destekçi” konumundan daha fazlasına dair sözümüz
ve duruşumuz var. Vicdani ret militarizme ve onun bütün yüzlerine karşı
doğrudan bir karşı duruşun adıdır.
Militarist
düşünce sadece ‘askeriye’nin sınırları içinde kalmayıp, günlük hayatın içine de
yedirilen “militer” bir dünya kurgular. Ki bu kurguda; kadınlık aşağılanır,
kadınlar genellikle görmezden gelinir, yok sayılır. Koşullar gereği bazen öne
çıkarılsa da bir iki adım geride konumlandırılır. Kavramları; otoritedir,
hiyerarşidir, itaattir. Biz kadınlar için bu kavramlar ne kadar da tanıdık
değil mi, ne kadar da hayatın içinden. Durmadan
çarptığımız ve her seferinde bizi gerilere iten bir dünyanın çok iyi bildiğimiz
duvarlarıdır. Hele bu coğrafyada yaşayan kadınlar için militarizm, hayatın her
ayrıntısında, çağrısız ve arsız bir misafir gibi hep ‘mevcut(lu)’dur. Sokakta,
evde, işte, ilişkilerimizde, mücadele alanlarımızda, ... ve her yerde.
Dün olduğu gibi
bugün de, elimden geldiğince, gücüm yettiğince, militarizmin gizli – açık, her
türlü görüntüsüne karşı mücadele edeceğimi ve mücadele eden herkesle dayanışma
içinde olacağımı ilan ediyorum.
O benim
hayatımdan elini çekmemek konusunda ne kadar ısrarlıysa ben de mücadelemin
devamlılığı konusunda o denli kararlıyım.
REDDEDİYORUM
FERDA ÜLKER
……………..
Hayatımızın her
alanını kaplamış militarist ve dolayısıyla erkek-egemen, cinsiyetçi,
hiyerarşik, otoriter bir dünyada yaşamak istemiyorum..
Bana okul /
eğitim vermelerini istemiyorum...
İnsanların
savaşlarda koca bir kandırmaca uğruna ölmelerini istemiyorum...
Bir insan
olduğumu / bir birey olduğumu ispatlamak istemiyorum...
Devletlerin
savaş politikalarını ve üzerimizde oynadıkları oyunları görmezden gelmek
istemiyorum...
Savaşlarda ölsün
diye kukla yetiştirmeye kalkan orduları istemiyorum..
Birilerinin
herhangi bir konuda, bana sormadan benim adıma karar vermelerini istemiyorum..
Militarist
anlayışları politik alanlarımda görmek istemiyorum..
Yaşamımın,
özelimin içine girmeye çalışan erkek-egemen algıyı, davranışları yaşamak istemiyorum..
Cinsel
kimliklerimin birileri tarafından değerlendirilip yargılanmasını istemiyorum...
Sadece kadın
olduğum için "anne", "karı", "evlat", "kız
arkadaş" diye etiketlendirilip yönetilmek istemiyorum..
Sınırlar içinde
yaşamak istemiyorum..
Öldürmeyi ve
öldürülmeyi istemiyorum...
Ve vicdanımın
sesini dinleyip bütün bunları reddediyorum...
Çünkü ben
savaşsız, şiddetin hiç bir türünün olmadığı, otoritesiz, sınırsız bir dünyada
kendim olarak, özgürce yaşayıp mutlu olmak İSTİYORUM!
Peki ya siz?”
HİLAL DEMİR
……………….
Ben, Kumru Gök. 20 yaşında anarşist bir kadın
olarak, yeryüzündeki tüm canlılar adına reddimdir.
Dünyanın birçok
yerinde efendilerin-liderlerin “savaş” “öldür” emri altında eline silah alan
kardeşlerimin, arkadaşlarımın ölmesini-öldürülmesini
reddediyorum.
Polis-devletinin
çocukluğumuzdan itibaren beynimize yerleştirdiği-yerleştirmeye çalıştığı
militarizmi ve bu militarizmin elçisi olmayı reddediyorum.
T.C devletinin
yıllardır süren Kürt halkı üzerindeki asimile politikası ve bu politikanın bir
parçası olarak işgal edilen hayatları, sokakta oyun oynama vaktiyken
silahların,bombaların altında yaşamlarını yitiren çocukları, yitirilenin sadece insan hayatı olmayıp işgal edilen bölgedeki yakılan
ormanları-yok edilen doğa yaşamının da farkındayım.
Bu yüzdendir ki
reddediyorum;
Devletin kanlı
elinin bana uzattığı savaşı haklı çıkaran tüm gerekçeleri, diğer insanların
ölümüyle kazanılan zaferleri, kanımın diğer kanlardan olan
asilliğini-üstünlüğünü, savaşmanın kutsal olduğunu…
Tüm canlılar
adına; hayatlarımız çalınmadan hayallerimiz buluşmalı
……………..
LALE ALATLI'NIN VİCDANİ RED METNİ
Vicdani reddimi
açıklıyorum.
En korkunç
yaratık insanın, insan olmayan diğer canlılara uyguladığı işkencelere
dayanamazken, kendi türüne yaptıklarına sessiz kalamam. Tüm canlılar kardeşim.
İnsan icadı olan
savaşlara, militarizme, güçlünün güçsüzü ezdiği ortamlara ve her çeşit
şiddetin, vatani görevleri için bütün erkekleri zorla savaşa gönderen ama kadınları
hiçe sayan fakat vergilerini de almayı ihmal etmeyen orduya ve askerliğin her
türlüsüne karşıyım.
Doğar doğmaz
kutsal vatana armağan edilmek zorunda bırakılmış varlığım artık isyan ediyor.
Haksızlığa, dişe diş kana kan mantığına dayanamıyor. İnsanlar tarafından kâğıt
üzerine çizilmiş alanları, yasal veya yasadışı şekilde gerçek can ve kanla
korumayı ve korutmayı reddediyorum.
Sadece öldürmeyi
reddettiği için aylardır korkunç şartlarda tutulan İnan Süver’e, devletin sebep
olduğu bu acıyı yaşayan eşi Remziye Süver’e, oğlunun gözleri önünde erimesine
çaresiz kalan annesi Yemlihan Süver’e ve çocuklarına dayanışma ve desteğimi
hissettirmek için vatansızlığımı ve vicdani reddimi açıklıyorum.
__._,_.___
………………..
Ben Merve Arkun.
21 yılımı içinde geçirdiğim, hayatıma saldıran bu militarist sistemi
reddediyorum.
Ben bir kadın
olarak, varoluşumu yok sayan, hayatıma her gün tecavüz eden, beni savaşlarının
bir öznesi haline getiren militarizmi; bir anarşist olarak iktidarların
ezilenlere uyguladığı zulmü ve tecavüzcü devletin savaşının bir parçası olmayı
reddediyorum.
Yaklaşık 30
yıldır bu topraklarda T.C. devletinin Kürdistan’da uyguladığı imha ve inkar
politikalarını, öldürülen çocukları, yitirilen hayatları görüyorum ve bu kirli
savaşın bir parçası olmayı reddediyorum.
Savaşın
devamlılığı süresinde kadını bir araç olarak kullanan bu militarist sistemi
kabul etmiyor, savaşın insan kaynaklarını kurutmak için mücadele ediyorum. Ben
otoritenin ve hiyerarşinin olmadığı, savaşlarda kimsenin ölmediği bir dünya
hayal ediyorum ve bu yüzden anarşist bir kadın olarak vicdani reddimi
açıklıyor, halkı askerlikten
soğutuyorum.
Hayatlarımız
çalınmadan, hayallerimiz buluşmalı.
…………….
Ben Meryem Rabia
Taşbilek, diktatörlüğün toplumsal boyutta günahı dahi yasaklasa ahlaksız
olduğuna inanan bir mü’min olarak T.C.’nin vatandaşlarına dayattığı zorunlu
askerliğin karşısında olduğumu belirtmek istiyorum. Vicdan sahibi tüm insan
kardeşlerimin de bu Vicdani Reddi gerçekleştirmekten yana insani bir
sorumluluklarının olduğuna inanıyorum.
Çocukluğumuzdan
bu yana yıllardır “Her Türk asker doğar!” kirli propagandasına maruz kalmış,
andımızla zihni yıkanmış olmama rağmen, en azından bu alanda sistemin
tornasından az hasarla sıyrılabilmenin avantajıyla Vicdani Reddimi açıklıyorum.
Bu sistemin muhtelif zulümleri yüzünden çocukluktan vakitsizce malulen emekli
olmuş, aklı ağrıyan biri olarak fikri, inancı, ideolojisi ne olursa olsun
farkındalığıyla tutarlı olmaya çalışan tüm sancı sahipleriyle bu platformda yer
almayı çok anlamlı buluyorum.
Varlığını
“öteki” addettiklerini öğütmek ve birbirine kırdırmak üzerinden idame ettirmeye
çalışan sistemlerin zulmüne karşı müşterekliklerimize vurgu yaparak mücadele
edilmesi gerektiğine inanıyorum. Sistemin, bahsi geçen uygulamaları
vatandaşlarına reva görürken öte yandan da kamusal alanda fütursuzca ezip
geçtiği kimi değerleri, kavramları cürmüne malzeme yapmasını da hayli trajik,
samimiyetsiz buluyorum.
Bu güne kadar
farklı gerekçelerle de olsa askerlikten kaçan kişilerin, kaçış yerine kimi
oluşumların şahitliğinde muhtemel bedellerini göze alarak Vicdani Redlerini
açıkladıkları takdirde bu Militarizmin daha hızlı bir şekilde kan kaybedeceğini
umuyorum. Böylelikle oluşturulabilecek kamuoyu sayesinde, aldıkları bu insani
karar nedeniyle bir kısım Vicdani Redçi kardeşimizin hapishanede gayrı insani
muamelelere maruz kalmalarının önü daha rahat alınabilir.
Cemil Meriç’in
de bir eserinde naklettiği gibi; “Kanun insan haysiyetini kırmamalı diyor
Gandi. Kırıyorsa, kanun değil yumruktur. Peygamberlerle filozofların
doğruluğunda tereddüt etmedikleri üç beş hakikatten biri şu: insanın haysiyeti,
düşüncesidir. Düşünceyi zedeleyen her kanun bir eşkiya reisinin veya bir eşkiya
güruhunun emirnamesidir. Hukukla uzak yakın ilgisi yoktur. O halde namuslu
adamın ilk vazifesi bu çeşit kanunları yok saymak ve tabii afetlere göğüs gerer
gibi tehlikeleri kucaklamaktır. Yoksa haysiyetten nasipsizdir ..."
Bu bağlamda,
şimdilik cinsiyetim sebebiyle üzerimde dolaylı tesir ve baskısını hissettiğim
Militarizme karşı bir pasif direniş olarak Vicdani Reddimi açıklıyorum.
İnsanlığın kardeşlik ırkına Selam ederim.
……………
selam ben mualla
kavuncu
ne oglumun, ne
hiçbir öğrencimin ne de bu yeryüzünde yaşayan hiç bir
gencin kendi
rızası dışında, başına ne geleceğini bilemediğimiz bir
bilinmezliğe yol
almasını, Pınar Selek’in
deyişiyle "Sürüne sürüne erkek
olmayı"
öğrenmesini, başkalarının çıkarına başkalarının savaşında
kullanılmasını
istemediğim için vicdani reddimi açıklıyorum.
…………..
Türkiye Cumhuriyeti'nin Türk ve Müslüman olarak kategorize ettiği yurttaşlardan biriyim..ancak Türk değil dünya vatandaşıyım, Müslüman değil agnostigim..en önemlisi
feminist ideoloji ve annelik hayatimin ana eksenini oluşturur.
Dolayısıyla diyorum ki; dünya üzerindeki varoluş yolculuğumuzu karşı karşıya değil de
yanyana yapıyorsak... nereden gelirse gelsin şiddeti reddediyorum. Barış istiyorum.
Yasama hakki tüm canlılar için en temel
haktir. Bu hakka saygıyla vicdani reddimi açıklıyorum.
Muge Boztepe
……………
Ben, Mine Selin Sayarı. Hukuk fakültesi
öğrencisiyim. Öldürmeyi reddeden insanlara ‘Halkı insan
öldürmekten soğutma’ davası açan, vicdanıyla savaşmayı reddeden kimselere
vicdansızlığın hukukunu dayatan, kardeş kanı dökmem diyenlere dökeceksin diyen
faşist militarist TC devletinin hukukunu çok yakından tanıyorum.
Bu devletin
adaleti öldürür, yakar, yıkar, ötekileştirir, yaşam alanlarını talan eder.
Siyasi erklerin, ‘Vatan toprağını temsil eden kadını’ korumak
için kardeş katlini meşrulaştırdığı bir savaşın parçası olmayacağım.
Militarizm ve
milliyetçilik varlığı hasebiyle cinsiyetçidir ve ben anarşist bir kadın olarak
yaşamım boyunca gizli veya aktif öznesi olduğum bu savaşı, devletin ve onun
vicdansız hukukunu, militarist tahakkümün onu meşrulaştıran bir parçası olmayı
reddediyorum. Ve diyorum ki ‘Hayatlarımız çalınmadan
hayallerimiz buluşmalı!”
……………
İNSAN HAKLARI
EVRENSEL BEYANNAMESİ'NİN 18.MADDESİNDEKİ "VİCDAN "ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKINA
DAYANARAK:
EVRENDE YAŞAYAN
CANLILAR OLARAK,
UĞRUNA ÖLÜNECEK
VE ÖLDÜRÜLECEK HİÇ 1 ŞEYİN OLMADIĞI DÜŞÜNCESİYLE;
SİLAH TAŞIYAN,
KULLANAN, ALAN, SATAN, TOPLU TİCARETİNİ YAPAN,
İNSAN YA DA
HAYVAN AVLAMAYI, ÖLDÜRMEYİ MESLEK VE AMAÇ EDİNEN,
KISACASI,
HERÇEŞİT SİLAHI VE MİLİTARİZMİ ONAYLAYAN
TÜM KİŞİ, KURULUŞ VE ÜLKELERİ VİCDANIMIZ REDDEDİYOR...
NİCE SİLAHSİZ GÜNLERE!
AYŞEGÜL ŞORA
NURAN ARGUN
………
Ben 22 yaşında
bir ilahiyat öğrencisiyim.. Hayat boyu sorguladığım şeylerden birisi de; Laik
bir düzende, kime hizmet ettiği belli olmayan bir orduda, sistem karşıtı
erkeklerin askerlik yapması zorunluluğudur. Her daim dini şeylerden uzak duran
ordunun, Müslümanların dini duygularını kullanarak askerliği 'Peygamber ocağı', askerde ölenleri de 'şehit' olarak
nitelendirmesini sıkıntılı bir iç çelişki olarak görüyorum. Halkı kendisine düşman olarak gören bir
orduda açıkçası kim ne için savaşıyor? anlayamıyorum. Kürtleri, Müslümanları,
sosyalistleri, Alevileri, Ermenileri
kendisine düşman olarak gören bir sistemin, zorunlu askerlik dayatması ile
erkeklerimizin kendi kimliklerine karşı savaşmalarını istemeleri de abesle
iştigaldir.
Ben bir bayan
olarak, ne babamın ve kardeşlerimin
ne de sevdiğim adamın askerlik adı altında ezilmesini ve sistemin
savaşına ortak olmasını istemiyor, çocuklarımı bu uğurda asker doğurmayacağımı
beyan ediyor ve vicdani ret hakkının
tanınmasını istiyorum..
Nuri Pakdil bir
kitabında şöyle diyor :
'Daima terazinin
ibresi vicdandır.
Artık, vicdan
dışında hiçbir şey namusluluğu açıklayamaz: kazanımlarımızı tartsak tartsak bu
terazide tartabiliriz ancak.
Yeniden
oluşturup yapılandırmak: eğer yoksa : vicdanımız. Önümüze konan bu gerçek dışılığın
dışına çıkabilmek başka türlü mümkün mü?'
Her Türk asker doğmuyor ve birinci vazifem bu ülkenin istikbalini(!) korumak, uğruna ölmek değildir. Bu vatan için oğullar
feda olmasın, varsın vatan sağ olmasın.. Vatan denilen şey, nasıl olur da
halkının ölümüyle temellerini sağlamlaştırarak var olmaya devam edebilir ki
zaten?
Milliyetçilik ve
Militarizmden Allaha sığınır, barış-adalet-tevhid için vicdani reddimi
açıklarım..
Nebiye Arı
……………..
Yıllarca uyutmaya çalıştığınız bu halkın, uyuduğunun
güvencesiyle ; vatan, millet dediniz, kardeşlik, eşitlik dediniz, hep
öldürdünüz, böldünüz, parçaladınız, yaktınız, yok ettiniz.
Sizin dilinizden
dökülen her sözcük binlerce kez anlam bozukluğuyla canlarımızı yaktı. Artık yeter!
Bu topraklar
üzerinde ne kadar sevgi, kardeşlik ve barışa dair duygu, düşünce ve bir oluşum
varsa, yok etmek için elinizden geleni fazlasıyla yaptınız.
Yürüttüğünüz iki
yüzlü tavrınıza destek medyanızla, yalanlarınızı
ve gerçek dışı senaryolarınızı, insanları
uyutmak adına temcit pilavı gibi
önümüze atıp durdunuz. İnanılır gibi değilsiniz.
İnsanın şiddet
duygusundan ve şiddetten arınmak istemesi özgürlük ve barış ahlakının
gerekliliğiyle ilgilidir. Özgürlük ve barış ahlakıyla var olma, insanın
şiddetten ve silahtan soğumak, uzak durmak istemesidir.
Askerlik eğitimi
saldırgan erkeklik kurgulamasına dayanır. Bu kurguda güç, risk, yok edicilik,
yenme ve itaat duygusu vardır.
Bunu eleştirmek
ve reddetmek suç değildir. ‘‘Halkı askerlikten soğutma’’ suçunu düzenleyen
m.318; yaşama, düşünce ve vicdan hürriyetinin savunusunu yasaklıyor.
Bütün şiddet
biçimlerini ve şiddet organizasyonlarını enine boyuna eleştirebilmeliyiz.
Askerlik bir dogma, bir tabudur. Kutsal değildir; dünyevidir, eleştirilebilir,
sorgulanabilir ve değiştirilebilir…
Türkiye’de
maalesef askerlik hala bir tabu!
Ben, insan ve anne olarak; Bütün şiddet biçimlerini ve
şiddet organizasyonlarını kınıyor ve reddediyorum.
Vicdanlarımız
uyumuyor..!
Nuray Aydın.
…………
VİCDANİ
REDDİMDİR !!!
Bir paket
sigaranın üzerine bile “DİKKAT ÖLDÜRÜR” uyarısının yazıldığı günümüzde, sadece
insanların telef olduğu değil, doğanın da büyük ve acımasızca hasar aldığı
savaşa ve savaşın tüm yaptırımlarına kesinlikle karşıyım.
Kaldı ki, hayata
henüz adım atmış, ömrünün en verimli yıllarını ve en değerli varlığı canını
kaybetmek pahasına, gençlerin böyle bir zorunluluğa mecbur bırakılmaları birçok
medeni dünya ülkesinde bir hak ihlalidir. Hele hele Türkiye’de bu hizmetin,
keyfiyete göre zaman zaman “bedelli” alternatifinin olması, çifte standarttır
ve etik olarak da kabul edilebilir değildir. Bir şey satılık ise, onu almama
hakkı da bakidir!
Ölüm riskinin
olmadığı basit bir tatbikatta bile yörenin flora ve faunası büyük tahribat
almaktadır. Özet ile, önce doğa sloganı ile her bireyin kendi kararını verme
hakkına istinaden, tüm ideolojilerden bağımsız, VİCDANİ REDDİMİ açıklıyorum!
PELİN TEZER
…………
Kısa sözcüklerle
vicdani reddimi açıklıyorum.
Yaşama dair hiç
bir zaman kocaman cümlelerim olmadı. Hep gölgeleri sevdim ben, sonbaharları,
gün doğumlarını. Hep ötekiydim ben. Hep bir adım uzak. Öteki olmaların, ıssız
olmanın ne demek olduğunu öğretti yaşam bana hep, o yüzden vicdan duygum her şeyden
ağır bastı, gün geldi kılıcı en çok kendime salladım. Salladım canım acımadı.
Vicdanımsa sakinleşti.
Küçük bir kız
çocuğuydum ben, herkesin babası figürdür ya benimki Ağabeyimdi. Kocaman aşktı benim için. 68 kuşağının sıkı devrimcisi,
kazandığı İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Bölümü'nü bırakmak zorunda kalan Ağabeyim.
Uzun ve karanlık yıllardan sonra, askerliğe karşı verdiği inanılmaz mücadele
yılları. Ağabeyimdi benim ama daha çok yolum. Kambur bir adamı, askere almaya
çalışan zihniyete karşı verilen mücadele süreci. Senin için evet en başta senin
için Vicdani retçiyim Ağbi. İnsanın
sağlık sorunu olsun, olmasın, istemediği hiçbir şeye zorlanmaması için ,
yattığın yerde rahat uyuman için vicdani redciyim.
Evet insanın
iradesi dışında hiçbir şeye zorlanmaması için vicdani redciyim.
Evet; Kıbrıs Savaşını yaşamış bir ailenin, Kıbrıs Savaşında insanların
neler yaşadığını bizzat tanıdıklarımdan dinlediğim ve savaşın insan ruhunda
bıraktığı travmaları bildiğim için vicdani redciyim. Savaşın hiç bir mubah yönü
olduğuna inanmayanlardanım.
Ancak içimizdeki
barışı yakalarsak, savaşın duracağına inananlardanım. İçimizdeki huzurun en çok
vicdandan geçtiğine inanırım. Vicdan ağır bir yüktür bilirim. Bu yükü taşımak, taşımamak için isteğim dışında bana uygulanabilecek her şeyin
tecavüz olduğuna inananlardanım. O yüzden vicdani redciyim.
Ben Anneyim, ben
kadınım ben evladım, babamı - oğlumu - sevdiceğimi, savaşlarda ölsünler diye
emek vermedim. Onlarla geçirebileceğim her anın beni ben ettiğini, onlarsız
yaşamımın eksik kalacağını bilirim. Yaşamımı yaşam yapan asıl payda
sevdiklerimse, yanımda ölmelerini dilerim. Sebepleri olmadıkları bir savaşta
asla değil. Kavga onların kavgası değildir . Ancak anneler çocukların barışçıl,
hümanist yetiştirirse, dünyayı güzelliğin kurtaracağının ve sevmekten geçtiği
yollarının bilinciyle vicdani redciyim.
Eğer cinsel tercihler farklı ise bireylerin buna
saygı duyularak ama askere gitmediğinde de onuru kıracak, toplumda daha farklı
baskıların oluşmaması için, bu arkadaşlarımın sonrasında yaşadıkları travmaların
olmaması için, temiz bir dünya, özgür düşünce adına, insan kalabilmek adına,
bir başka insanı öldürme hakkım olmadığına inandığımdan, yaşamın en kutsal hak
olduğuna olan inancımla, sebebi olduğum şeylerin sonucu olabilmek adına, Ağabeyim
için, hiç olmayan oğlum için, vicdani redciyim. Özgür irademle verdiğim bu
kararımın sonuna kadar savunucu olduğumun bilinmesini isterim. Umut ediyor ve
diliyorum ki aynı yoldan yürüyecek arkadaşlarımla uzun parkurları kısaltacağız.
RANA ARIBAŞ
…………..
Ben Artvin
Borçka’lı bir gürcü kadınıyım. Ana dilim gürcüce. Bir sınır köyünde yaşıyor, ve
köyümden baktığımda sınırın öteki tarafını görebiliyorum. Sınırın arkasında
bizimle aynı dili konuşan insanlar var. Sınırın her iki yanında iki ayrı
devlete ait askerler tüm gün, tüm gece sınırda kendi topraklarını
bekliyorlar. Aynı dili konuşsalar da konuşmasalar da sınırların ayırdığı
insanlar birbirlerine düşman değildirler. İnsanları düşman eden devletler ve
onların militarist anlayışlarıdır. Ben anti-militarist ve anarşist bir kadın
olarak sınırlara, askerlere, savaşlara, devletlere karşı olduğum için bu görevi
ve bu kurumu reddediyorum. Ben iktidar ve mülkiyetin olmadığı, sınırsız,
sınıfsız, paylaşma ve dayanışmayla dolu özgür bir dünya hayal ediyorum.
Hayatlarımız çalınmadan hayallerimiz buluşmalı.
Reyhan Arslan.
Me var Artvin-
Borçka’dan kartulikalbatoni Reyhan Aslan’i. Çemi deda ena Kartuli enaa. Sazğvar
gverd ert sopelşi vtsxovrop da rom gavxedav sazğvar ikit, çem enis metkveleb
vxedav. Sazğvaris ikit aketidan ortav saxemtsipos carebi, dila sağam tviton
kvekanas udganan. Erti ena konden arkonden sazğvaris gakopili xalxi ertmanetis
mtveri arari. Adamianis mtveroba miss saxemtsipos militarizuli politikaa. Me
erti antimilitaristi da anarşisti kalobit, sazğreb, careb, omeb da
saxemstsipoebze mopirdapiri var da amitom, caris movaleobas ukugdebelivar. Me
xelisuplebis da sakutreobis ukopneli,usazğvaro,uklaso, natsiloba da damkmarebis
arsebuli tavisupali kvekanas otsneba makvs.
Tsxovreba
udovkargveli şevaxvedrot otsnebi!
Reyhan Arslan
…………….
SEDEF ECER'IN
VICDANİ RED METNİ
Hepinizin ellerinize sağlık. Tabii ki çok doğru bir
girişim. Yeni oluşumda elimden geldiğince yer almak isterim. Fransa'da
yapılabilecek bir şeyler olursa da yardımcı olmanın bir yolunu bulmaya
çalışabilirim. Vicdani reddim konusunda kişisel bir metin yazıp yollasam işe
yarar mı? (Soyadları çok Fransız, adları çok Türk iki oğlan çocuğum var.
Doğduklarından bu yana Türk kültürüne dair onlara verebileceğim her şeyi
vermeye çalışıyorum ama çok sembolik bir şeyi vermemeye karar verdim: TC
vatandaşlığı. İçimde bir yara ama tahmin edebileceğiniz gibi bunun nedeni bir
gün askere gitmelerini istemeyişim. Kısacası benim bir anne olarak, onları
Fransız vatandaşı yapma ve reddi seçme imkanım var. Eğer bunu yazıya dökmem bir
işe yarayabilirse hem Fransızca hem de Türkçe bir şeyler karalayayım.) Bu
konuda geçenlerde Le Monde gazetesinde çok güzel bir yazı çıktı, ben de Fransız
basınına bir şeyler yollamaya, bunun devamının gelmesine çalışabilirim. Onun
dışında şimdi önemli bir Fransız web sitesinde bana bir köşe veriyorlar, orada
elbette sözünü edebilirim. Tabii yurtdışından gelen seslerin nasıl bir etkisi
oluyor, işe yarıyor mu onu da bilmiyorum. Haberleşmeye devam edelim,
sevgilerimle.
……………
Savaşı
vicdanıyla tartıp insanlığından utanan herkes gibi, ben de, savunmamız
gerekenin şiddet değil şiddetsizlik olduğunu bilerek, bu bilgide ısrar ederek,
militarizme ve onun öğrettiği milliyetçilik ve cinsiyetçiliğe karşı durmayı
varoluşumun bir gereği sayıyor ve vicdani reddimi açıklıyorum.
Selen Doğan
…………..
Ben Selin Ever.
Bir kadın olarak sadece bu ülkede doğmuş olduğu, belirli bir cinsiyet ve yaş
grubuna dahil olduğu için militarist sistem tarafından inanmadıkları bir vatani
hizmeti gerçekleştirmek zorunda bırakılan erkeklerle dayanışma içinde vicdani
reddimi açıklıyorum.
Hayatlarımız
çalınmadan, hayallerimiz buluşmalı.
…………
VİCDANİ
REDDİMDİR -
19.yüzyıldan
itibaren ulus-devletlerin tarihin şafağında belirmesiyle başlayan zorunlu
askerlik tarihi, militarizmin, milliyetçiliğin, savaşların, soykırımların ve
etnik temizliğin kurumsallaştırılması ve yeniden üretilmesi tarihidir. Zorunlu
askerlik, devlet tahakkümünün erkek özneler üzerinden kristalleştiği, hayal
gücünün iğdiş edildiği, otoriter mekanizmalar içerisinde bireyin öğütüldüğü ve
otoritenin bekasını sağlamaya yönelik ideolojik bir dayatmadır. Devlet olgusu
elbette yüklemi olan şiddetten bağımsız düşünülemezdi. Her tarihsel kesitte,
kurumlaştırılan şiddet; toplumsal kurbanlarını üretmeye muktedir bir güç olmayı
sürdüre gelmiştir. Bir şiddet örgütlenmesi olan modern ordular, her dönemde
iktidarlar tarafından yaratılan iç ve dış düşmanlar ideolojisi doğrultusunda
siyasal meşruluk kazanabilmiştir.
Yaşadığımız
topraklarda Ordu ve Bürokrasinin vazgeçilmez izdivacından doğan Türk egemen
siyaset kültürü, her erkek bireyin askeri bir cengâver olarak
toplumsallaştırılmasını öngörmüştür. Tek övünç kaynağı ordusu olan bir devlet
geleneğinin, “her Türk asker doğar”
söylemiyle, militarizmi Türk insanının siyasal kültürünün de ötesinde
adeta biyolojik-ırksal bir özelliği haline getirmesinde şaşırılacak bir taraf
yoktur. Darbelerle sürekli her türlü demokratik gelişmeyi budayan, siyaset
üzerindeki vesayeti hiç bitmeyen, otuz yıldır Kürtlere karşı yürütülen haksız
savaşın temel aktörü olan TSK, bu topraklarda bireysel ve toplumsal özgürlükler
önündeki en önemli bariyer konumundadır. Kutsallık zırhına bürünmüş bu
hikmetinden sual olunmaz kurumun bize öngördüğü roller: Vatanı ve devleti için
her an şehit olmaya hazır erkekler ve bu erkekleri sürekli doğuracak “vatan sağ
olsun” diyen gözü yaşlı anneler veya eşinin şahadet mirasını lekesizce
sürdürmek zorunda olan kadın olmaktır.
“Bir erkeklik
laboratuarı” olan Ordu, erkeği heteroseksüel matris içinde kurulan toplumsal
cinsiyet rolüne layık bir şekilde toplumsallaştırmaktadır. Rüştünü ispatlamış,
ailesinin reisi, eşinin ve ailesinin namusunu korumaya hazır, şiddetten
kaçmayan, “adam olmuş” bir birey olarak topluma geri göndermektedir. Sokakta ve
aile içinde şiddetin en büyük hedefi konumunda olan kadınların, bu şiddet
kültürünü en fazla kışkırtan ve yeniden üreten iktidar tapınağına karşı
kayıtsız kalma lüksü yoktur.
Milliyetçilik ve
militarizmi ‘birader’ ideolojiler olarak gören Cynthia Enloe “askerliğin yalnız
erkekler için bir yasal zorunluluk olmasından dolayı erkek redcileri
kahramanlaştırma ve militarizme içkin olan patriyarkayı yeniden üretme gibi bir
risk taşıyor. Kadın vicdani redciler, vicdani red hareketinin antimilitarist
mücadelenin bir parçası olmalıdır” değerlendirmesiyle patriyarkayla mücadeleyi
antimilitarizmin merkezine yerleştirmektedir. Bu strateji aslında iki yönlüdür.
Bir taraftan “düşman” askerler morallerini yükseltmek için tecavüzü bir araç
olarak kullanırlar. Diğer taraftan da, kendi kadınlarının tecavüze uğraması
aslında erkeğin yenilgisidir (namusu kirlenen aslında erkeğin ta kendisidir),
ve böylece onun düşmana saldırması için bir motivasyondur” diyor. Erkeklik,
tarih boyunca devletin dayanaklarından ve ulusu oluşturan temel nosyonlardan
biri olmuştur. Genel değerlendirmemi Cynthia Enloe’nin özlü belirlemesiyle
bitirmek istiyorum. “Milliyetçilik
ataerkiye âşıktır, çünkü ataerki ona gerçek minik vatanseverler doğuracak
kadınlar sunar; militarizm ataerkiye âşıktır; çünkü ataerkinin kadınları,
oğullarını asker olmaları için kendisine takdim eder. Ataerki milliyetçiliğe ve
militarizme âşıktır; çünkü bu ikisi tam anlamıyla erkeksi erkekler üretir.
Militerleşme sadece ordu ile ilgili mekânlarda ortaya çıkmaz, bombalarla ya da
askeri kamuflaj giysileri ile hiç alakası olmayan insanların, ve düşüncelerin
de anlamlarını ve kullanılma biçimlerini dönüştürür; militerleşme erkekliğe
ayrıcalık tanır ama bunu kadınlığın ve erkekliğin anlamlarını manipüle ederek
yapar”.
Bütün bunlardan
ötürü ben Serpil Odabaşı, dünya görüşüme, insani değer ve inançlarıma dayanarak
zorunlu askerliği red ederek vicdani reddimi açıklıyorum.
* Bu metin
Serpil Odabaşı'nın taslak metnidir, nihai hali değildir.
……………….
Ben Sevgi Bedük,
20 yaşında bir Kürt Kadınıyım.. Kürdistan topraklarında yaşanan savaştan
sıyrılıp gelen insanlığın sesi olarak bizi ötekileştiren bu düzeni
reddediyorum..!
Hayatın farkına
vardığım andan itibaren T.C.’nin Kürdistan halkına uyguladığı sömürge ve
savaşın içine düşmüş bulunmaktayım..!
Bir kadın
olarak, tek görevi bakım hizmeti olan yardımcı güçler ordusu yaratmamı isteyen,
toplumda etkisiz, ailede kimliksiz, yaşamda kişiliksiz hale getiren
militarizmi; anarşist bir Kürt kadını olarak reddediyorum..!
Uzun yıllardır
bu topraklarda T.C. devletinin Kürdistan’da uyguladığı imha ve inkar
politikalarını, öldürülen çocukları, yakılan bedenleri, kaybedilmiş hayatları
görüyorum.. Bu savaşın öznesi olmak bir yana dursun, bu kirli düzenin bir
parçası olmayı reddediyorum..!
İçinde
yaşadığımız politik süreçte barışa el uzatan annelerin feryat figanları içinde
sınırlara bıraktıkları beyaz tülbentlerle birlikte bu kanlı savaşa bir son
denilsin istiyorum..! Tüm düzen, insan canına kasteden bütün hiyerarşik
sistemleri reddediyorum..! Aktif öznesi olduğum bu savaşta birincil dereceden
etkilenen bir kadın olarak devleti ve onun hem adaletsiz hem de vicdansız olan
hukukunu reddediyorum..! Ve ant olsun ki hiç bir toprak parçası daha değerli
değildir insan kanından. Evet yaptığım devlet nezdinde bir suç, ben halkı
askerden soğutuyorum..! Çünkü; Hayatlarımız çalınmadan, hayallerimiz
buluşmalı..!
…………………
VİCDANİ VE TOTAL
REDDİMDİR
Özgür irademi,
aklımı ve vicdani tüm haklarımı kullanarak dünyayı teslim almaya çalışan
kapitalist düzeni ve onun tüm alt sistemlerini, militarizmi, militarist düşünce
ve her türlü yansımasını reddediyorum. Din, dil, ırk, cinsiyet ayırmaksızın,
haysiyetimle ve Allah’tan başkasına baş eğmeden yaşamayı ilke edindim. Bana ve
benim gibi olan tüm dünya halklarına, insanlığa karşı duran, tehdit altına
almaya çalışan baskıcı, sömürgeci tüm felsefi, psikolojik, ekonomik, politik,
hukuk ve dini yaklaşımları da reddediyorum. Bu surette savaşa, silaha,
silahlanmaya, orduya hayır diyorum.
Ben bir insanım. Bir insanı öldüremem.
Öldürülmesine seyirci kalamam ve buna hizmet edemem. Yaşam döngüsünde var olan,
varlığını sürdürmekte olan bir başka canlının yok edilmesine, doğanın talan
edilmesine, kültürel ve ahlaki çöküntülerle basamak yaratılmasına ve bunlara
sebep olan her şeye son nefesime kadar karşı çıkacağım.
Yukarıdakileri
takiben, bir kadın olarak bu dünyaya eli silah tutan, gözlerini ve ruhunu
şiddet bürümüş, erklik duygusuyla özünü kaybetmiş çocuklar doğurmadığımı
açıklıyor ve doğurmayacağımı da bildiriyorum.
Evrensel birlik,
dirlik ve barış için, insan olmanın tüm güzelliğini ve erdemlerini hak ederek,
özgürce taşıyabilmek için vicdani ve total reddimi ilan ediyor, bütün
retçilerle dayanışma içinde kalacağıma söz veriyorum.
Umman Deniz
Karabay
……………
Türkiye
Cumhuriyeti’nin sınırlarında ‘Hudut namustur’ yazar büyük harflerle. Namus
sözcüğü erkek egemen sistemde kadın bedeni üzerindeki iktidarıyla kodlanır.
Savaş hallerinde ise sınırlar geçilince o toprakların ‘namus’udur saldırıya ilk
uğrayan. Savaş hallerinde kadın bedenine yönelik şiddet, taciz, tecavüzdür
‘hak’ görülen.
Yakın geçmişte
Fatih Altaylı taciz niteliğinde bir açıklama yapmıştı hatırlarsanız. Ordunun
kadınların bacak arasını da koruduğunu söylemişti. Evet ‘erk’ek ordu kadınların
bacak aralarıyla fazlaca ilgilenir. Kirli savaşın tecavüz mağdurları Ş.E.’nin,
Şükran Aydın’ın ve daha binlerce kadının öyküsü hala hafızalarımızdadır. Ş.E.,
Mardin Ağır Ceza Mahkemesi’nin aralarında rütbelilerin de bulunduğu 405 asker
hakkında açtığı davanın "mağduru" olarak biliniyor. 1993 Kasım’ında
gözaltına alınıp işkenceden geçirilen Ş.E.’yi bir araba lastiğinin içine koyup
ellerindeki sopayı cinsel organına sokuyorlar. Daha sonra defalarca tecavüz
ediyorlar. Gözaltı sonrası tutuklanması istenmeden serbest bırakılıyor ve 4 ay
sonra evi basılarak tekrar gözaltına alınıyor. Bu kez 15 gün süreyle tecavüze
uğruyor. Olanları anlatırsa kız kardeşlerine de aynı uygulamaların yapılacağı
söylenerek tehdit ediliyor. 4 ay sonra tarladan alınıp tekrar tecavüze uğruyor.
Önce iri yeşil gözlü bir subay çıkıyor üzerine. Sonra askerlere dönüp
‘Serbestsiniz’ diyor ve Ş.E. bayılana kadar tecavüze uğruyor. Sonra silah
dipçiğiyle dövülüyor ve öldü sanılıp oracıkta bırakılıyor. Ş.E. bunları kaçmak
zorunda bırakıldığı Almanya’da bir panelde anlatabiliyor ancak. Ve yıllar sonra
devlete karşı mücadelesi başlıyor. Zamanın karakol komutanı Musa Çitil isimli
işkenceden tescilli bir adam. Karakolda askerlerin cinsel ihtiyaçlarını
karşılamak için gözaltına alınmış kadın kurban bulundurduğu biliniyor.
Ş.E. gibi ne
kadar kadın var bugün bilmiyoruz. Sayının da önemi yoktur aslında. Sadece
Ş.E.'nin yaşadığı vahşet bile bir kızkardeşimizin çığlığıdır. Bu çığlık bütün
yüreklerde ateş olmalı, vicdanlara dokunmalıdır.
Kaynak: Bydigi
Forum
http://www.bydigi.net/sinirsiz-muhabbet-burada/365495-7-insan-vicdani-reddini-acikladi-vicdani-ret-kurultayinda-notlar-ve-aciklamalar.html#post2506764
Askeriye başlı
başına cinsiyetçilikle militarizmin ete kemiğe büründüğü bir kurumdur. Askerlik
eğitimi sırasında kadınlar aşağılanır, kadın bedenine yönelik küfürler hem
kendi milletinden kadınlara hem de ‘öteki’ kadınlara karşı şiddeti meşru kılar.
Pornografi ve fuhuş askerlerin gayri resmi eğlence
aracıdır. Savaş bölgelerinde yollara genelevlerin açılması da tesadüf değildir.
Ben bir
sosyalist feminist, bir devrimci olarak tarihin sayfalarında hasıraltı edilen,
kirli savaşın şiddetine, tacizine, tecavüzüne maruz kalan, fuhuşa zorlanan
kadınların yaşadıkları acıları unutmuyorum. Onca kadına yapılanları yok sayan,
cezalandırmayan ve üstüne meşru gören ataerkil düzeninizin karşısında
duruyorum. Barışı bu topraklarda istemeyen, kardeşi kardeşe öldürten militarist
zihniyete karşı bir Türk genci olarak savaş değil, barış istiyorum.
İnsanlar ölmesin diye tıp eğitimi alırken, beyaz önlük giyerken daha fazla
beyaz kefen istemiyorum. Ölüm değil çözüm istiyorum. Kirli savaş mağduru
kadınlar için, barış için taraf oluyorum ve vicdani reddimi açıklıyorum."
Zeynep Varol
24.12.2009
…………..
Vicdani
Reddimdir
Ben Zozan
Özgökçe.
Bu topraklarda
yaşayan feminist anti-militarist bir Kürt kadını olarak militarizmi ve
militarizmin dayandığı tüm değerleri reddediyorum. Militarizm, askeri
değerlerin ve savaşın yüceltilmesinin yanı sıra erkekliğe atfedilen değerlerin
meşruluğu ve üstünlüğüne dayanmaktadır. Bir şiddet örgütlenmesi olarak devlet,
doğası gereği yüklemi olan şiddetten bağımsız düşünülemez. Modern
ulus-devletlerin savaş ve güvenlik ihtiyacından doğan zorunlu askerlik,
yurttaşlığa kabulün bir gerekliliği olmasının dışında “hegemonik erkeklik”
değerlerinin inşasında da önemli bir role sahiptir. Connel’in kavramlaştırdığı
Hegemonik erkeklik; yenilmez, korkusuz, sert, disiplinli, bedensel acılara
dayanaklı, rekabet ruhu yüksek, sağlıklı ve cinsel gücü yerinde heteroseksüel
erkek tipini varsaymaktadır. Bu özellikler aynı zamanda militarizmin de
gereksindiği ve üretmeye çalıştığı erkeklik tipini temsil etmektedir. Böyle bir
erkeklik tanımı, kadınları ve her türlü kadınlığı dışarıda bıraktığı gibi,
engelli, eşcinsel, yaşlı erkekleri de dışlamakta ve erkekler arasında da
hiyerarşiler yaratmaktadır. Bir tür “erkeklik ispatı” haline dönüşen askerlik deneyimi
aynı zamanda kadına atfedilen tüm değer ve özelliklerin aşağılandığı, saldırgan
erkeklik değerlerinin yüceltildiği ve normalleştirildiği bir deneyimdir. Erkek
askerdeyken gördüğü dayak, küfür, hakaret, aşağılanmayı sineye çekerek,
askerden sonra başkalarına gösterebileceği şiddeti içinde öfke ile büyütüyor.
Ailesi ve içinde olduğu toplumda askerdeyken öğrendiği hiyerarşi kurma,
aşağılama ve diğer hegemonik erkeklik pratiklerini uyguluyor.
Militarizmin
cinsiyetlendirilmiş güvenlik politikası, erkeklerin savaşçı robotlar,
kadınların da pasif, sadık hatta sorgusuz itaat eden destekçileri rolünü
oynadığı vatandaş tipini yaratmaktır. Cynthia Enloe’nin dediği gibi, Militarist
siyasette kadınlara düşen rol, asker eşi, oğlunu askerliğe yüreklendiren anne,
yaralı askeri iyileştiren hastabakıcı, askerleri eğlendiren fahişe ve cephe
gerisi hizmetlerine koşturan görevli kadın olmaktır. Bunu sağlamanın yolu da
milliyetçi ve dini ideolojiler aracılığıyla hayali “biz” (ulus) kimliğini
yaratmaktan geçmektedir. Askerlik süresince disipline edilen, ‘adam olma’
rüştünü ispatlamış olarak topluma dönen erkek, kazandığı ayrıcalıklı konum
sayesinde devletin sunduğu imkânlara ulaşmanın avantajlarını kullandığı gibi
ailesine ve çevresine de bir çeşit ‘devlet’ olarak dönmektedir. Militarizmin
istediği ‘erkeklik’ vatanı ve kadını korumak gibi ‘kutsal’ davalar adına şiddet
kullanmak için bir icazet anlamına geliyor. Baba, koca veya ağabey sıfatlarıyla
ailenin de askeri olmaya soyunan erkek; kadını korumak, kollamak, cinsel kimliğini
denetlemek gibi pratikleri doğal vazifesi olarak görmektedir. Toplumdaki
eşitsiz cinsiyet ilişkileri militarizme eklemlenerek kadınları, zayıf, güçsüz
ve yönetilmeye muhtaç gören bakış açılarını pekiştirmektedir.
Militarist
devlet politikalarının kadına biçtiği roller; Ulusun devamını sağlayan kutsal
anne, geleneğin bekçisi, kültürün aktarıcısı, modernleşmenin gösterenleri,
ulusal savaşlarda katılımcı ve aynı zamanda militarizmin ideolojik üretiminin
parçası olmak şeklinde özetlenebilinir. Ayrıca vatanın, uğrunda savaşılacak ve
ölünecek bir kadın bedeni olarak kurgulanması, kadını erkeğin korumasına tabi
kılan zihniyeti güçlendirmektedir. Erkeğin aile içinde namus, şeref, ahlak gibi
değerler adına kullandığı şiddet, devletin başka milletlere yönelik kışkırttığı
savaşların da dayandığı ilkelere dönüşmektedir. Ceberut devlet geleneğinin
güçlü olduğu Türkiye’de, “Her Türk asker doğar” veya “Türklüğün bağrından
çıkmış silahlı kuvvetler” gibi söylemlerle askerlik adeta bir milli özellik
haline getirilerek sorgulanamaz kılınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu
anlatılarından biri olan “Türk Milleti Ordu Millettir” miti yıllarca ülkeyi
darbelerle, olağanüstü hallerle yöneten bir vesayet rejiminin de harcını
oluşturmuştur. Devletin Kürt halkına karşı yıllardır yürüttüğü savaş,
militarist siyasetin gücüne tapmanın bir sonucu olarak süregelmektedir.
Şiddeti, hiyerarşiyi, otoriteyi, güçlü olmayı ve ölümü kutsayan militarist
ideoloji, gündelik hayatın deposunda biriken eril şiddetin de kaynağıdır.
Ulusal savaşlarda veya etnik soykırımlarda birer ölüm makinasına dönüşen modern
orduların değişmeyen kurbanları ve savaş ganimetleri yine kadınlardır.
Militarist şiddetin, fethedilmesi gereken bir düşman olarak gördüğü kadın
bedeni, her savaşta tecavüz, zorla hamile kalmak, işkence ve her türlü
aşağılanmaya maruz kalmaktan fazlasıyla nasibini almaktadır. Eril tahakküm,
hiyerarşiyi, tabi kılmayı ve bütün bunlar için de doğal olarak zor kullanımı
gerekli kılmaktadır. Militarizm, aynı zamanda toplumsal kaynakların canavarca
sömürülmesi demektir, savaş ekonomisi için harcanan bütçeler, insanlığın sosyal
ve ekonomik refahından çalınmaktadır. ABD’nin orduya ayırdığı 1.3 trilyon
dolarlık bütçe, toplam dünya ülkelerinin ayırdığı bütçeye eşittir. Türkiye’de
otuz yıldır sürdürülen iç savaşa ve Savunma Bakanlığı’na ayrılan bütçelerle tüm
sosyal ve ekonomik sorunları çözebilirdik.
Sözün özü, feminist ve anti-militarist bir kadın olarak,
her türlü otoriteyi, savaşı, hiyerarşiyi ve cinsiyetçi politikayı red ettiğimi
belirterek vicdanıma ve politik kanaatlerime dayanarak vicdani reddimi
açıklıyorum. Bir kadın olarak askere gitmiyorum ancak yukarıda bahsettiğim
nedenlerle militarizmin kadınların gündelik hayatlarına olan olumsuz etkileri
açısından vicdani reddimi sadece Türkiye’de devam eden bu savaştan dolayı değil
tüm iktidarların savaşlarına karşı olduğum için açıklıyorum. Hepimizi
kapsayacak bir özgürlük, otoritenin, mülkiyetin, cinsiyetçiliğin ve şiddetin
lağvedildiği bir dünyada ancak mümkündür…
Zozan Özgökçe -
VAN
……………..
Vicdani reddimi
açıklıyorum.
09.06.2011
En korkunç
yaratık insanın, insan olmayan diğer canlılara uyguladığı işkencelere
dayanamazken, kendi türüne yaptıklarına sessiz kalamam. Tüm canlılar kardeşim.
İnsan icadı olan
savaşlara, militarizme, güçlünün güçsüzü ezdiği ortamlara ve her çeşit
şiddetin, vatani görevleri için bütün erkekleri zorla savaşa gönderen ama
kadınları hiçe sayan fakat vergilerini de almayı ihmal etmeyen orduya ve
askerliğin her türlüsüne karşıyım.
Doğar doğmaz
kutsal vatana armağan edilmek zorunda bırakılmış varlığım artık isyan ediyor.
Haksızlığa, dişe diş kana kan mantığına dayanamıyor. İnsanlar tarafından kâğıt
üzerine çizilmiş alanları, yasal veya yasadışı şekilde gerçek can ve kanla
korumayı ve korutmayı reddediyorum.
Sadece öldürmeyi
reddettiği için aylardır korkunç şartlarda tutulan İnan Süver’e, devletin sebep
olduğu bu acıyı yaşayan eşi Remziye Süver’e, oğlunun gözleri önünde erimesine
çaresiz kalan annesi Yemlihan Süver’e ve çocuklarına dayanışma ve desteğimi
hissettirmek için vatansızlığımı ve vicdani reddimi açıklıyorum
Şükriye ERCAN
ANKARA
Evet, 2009 2012
yılları arasında yapılan vicdani retler bunlar peki ama kim bu kadınlar, işte
yanıtları:
Kimdir Bu
Vicdani Redci Kadınlar?
ALİYE GÜMÜŞ : Boyut
Yayıncılıkta editör . DUR DE aktivisti. T3 yayın koordinatörüdür. Kadınlar ne
ister isimli yazıları mevcuttur.
Angel Dikme: Yazar 1962
Diyarbakır doğumlu Anjel Dikme; iki yaşındayken ailesiyle birlikte
Diyarbakır’dan ayrılıp İstanbul’a yerleşip, Bezciyan Ermeni Ortaokulu ve
Bakırköy Kız Meslek Lisesinin giyim branşını
(Haut couture) tamamladıktan sonra, Stilist ve Modelist olarak çeşitli
üst eğitim evrelerini tamamladıktan sonra, 10 yıl gümüş sanatının özgün çalışmalarını
sattığı mağazasının yöneticiliğini yapmıştır. 2000 Temmuzundan beri Paris’te
yaşıyor. 2003 yılında karma suluboya
resim sergisine çalışmalarıyla katılmıştır. 2005'de El çalışmalarından oluşan kişisel
bir sergi gerçekleştirmiştir. Mart 2011'de yayınlanan ilk kitabinin adi; KİMLİK
ISTEMEM. Halazir da web üzerinden yayın
yapmakta olan Nor Radyo'da Namag-Kendimize Mektuplar isimli programı hazırlayıp
sunmaktadır. Kitap basımı konusunda zorluk yasayan yazarların, değerli araştırmalarını,
şiirlerini, hikayelerini tümüyle gönüllülerden oluşan Yayın Kollektifi gurubuna
gelen dosyalarını redaktör olarak okuyarak yardımcı olma görevini severek yapmaktadır.
Yazıları iki dilde basılan haftalık Newroz gazetesinde yayınlanmaktadır.
"Sevgidir dinim, yaşamdır inandığım."cümlesiyle özetler yasamı algılayışını.
Aygül Erce: Şarkıcı, besteci, ses eğitimi öğretmeni olan gülay bingöl doğumlu. Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet
konservatuarı şan bölümünden mezun olan erce, İzmir devlet opera ve balesinde
ve İzmir devlet senfoni orkestra korosunda koro elemanı olarak çalıştı. Trt’nin
hazırladığı müzik programlarında türküler, liedler ve opera şarkıları söyleyen
erce, Trt’nin çok sesli gençlik korosunda 3 yıl koro elemanı olarak çalıştı. gluckun
kadının fendi kadıyı yendi operasında binnaz rolünü oynayan erce, birçok operada
daha değişik roller aldı. İzmir’de bulunan ege sanat merkezinin kurucuları
arasında da yer alan ve müzik bölümünün yöneticiliğine yapan erce, burada çocuk
korosu kurdu ve tiyatro oyunları için şarkılar besteledi. goldsmiths
üniversitesinde jazz and populer music eğitimi alan, soul jazz, gospel vocal
workshop çalışmalarına katılan, u.k pianos schoolda ve London saz schoolda ses
eğitimi öğretmeni olarak çalışan erce, dört müzisyen arkadaşıyla bir araya
gelerek divah adlı bir grup kurdu ve londranın birçok yerinde sahne aldı.
melodic seven nine grubunun vokalisti olarak Londra’nın yanı sıra Avrupa’nın
birçok kentinde konserlere katılan, kendi kurduğu müzik grubu narfusionile
çalışmalarını halen sürdüren erce, stüdyo çalışmalarını goldsmiths
üniversitesinden roger cawkwell ile birlikte yürütüyor. bu çalışmalarda kendi
bestelerinden ve türkülerden oluşan iki albüm hazırlayan erce, insan sesinin
çok büyülü bir enstrüman olduğuna inanıyor. Erce, Türkiye ve Londra’da birçok
öğrenci yetiştirirken, şu anda stüdyo çalışmalarının yanı sıra ses eğitimi öğretmenliğini
de sürdürmektedir. Erce, Londra’da yaşıyor
1-Vicdani
retçi olmamın ve vicdani reddimi açıklamamın birçok nedeni var.
Öncelikle
insanım, sanatçıyım, anneyim ve her türlü hiyerarşiye, şiddete karşıyım. Militarizim
denilen illet bütün bu hiyerarşiyi ve şiddeti kapsıyor. Militarizmin günlük
hayatımızdaki korkunç etkilerine tanık oldukça, birazcık vicdana sahip
her insanın vicdani retçi olması gerektiğine inanıyorum. Ben mutlu ve barış
dolu bir dünyada yaşamak istiyorum. Benim düşlerimdeki dünyada ne askerlik, ne
hiyerarşi ne de şiddet var. ‘’Benim Sana Verecek Bir Oğlum Yok Paşa’’
şarkım bu duygularımın bir yansımasıdır.
2-Aygül Erce Bingöl’de doğdu. İzmir
9 Eylül Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Opera -Şan bölümünü
bitirdi.Goldsmith Üniversitesinde Caz ve Popüler Müzik , Royal School Of Music
de Şan Eğitmenliği dersleri aldı. 1996'dan bu yana kendi müziğinin ve
sözünün peşine düşen Aygül Erce, yakın dönemde bestelediği şarkılarıyla
(Pınar’ın Şarkısı, Annem Kurtar Beni, Benim Sana Verecek bir Oğlum Yok Paşa)
yaşananlara tepkisini dile getirmiştir. Önümüzdeki günlerde ‘’Acıya Şarkılar’’
adlı albümü Kürtçe ve Türkçe olarak dinleyicileriyle buluşacak. Aygül Erce
sahne performanslarının yanısıra ses eğitimi öğretmeni olarak da çalışmaktadır.
Ayla işler Sümer: Grafik
eğitimi aldı. Halen resim ve seramik alanında bağımsız çalışmalarını sürdürmektedir.
Ayten Demir: Öğretim
görevlisi
Ayşa Batumlu: Avukat, aktivist, köşe yazarı
Ayşe Güneysu: Aktivist
AYŞE LEBRİZ BERKEM
1963 yılında İstanbul'da doğdu. 1985 yılında Mimar Sinan Üniversitesi
Devlet Konservatuarı Tiyatro bölümünden mezun olduktan sonra, 1985–87
yıllarında Bursa Devlet Tiyatrosu'nda görev aldı. 1987 yılından itibaren
İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda oyuncu olarak görev yapmaktadır.
Rol aldığı bazı oyunlar: 'Tohum ve Toprak', 'Yedi Kocalı Hürmüz',
'Hapşırık', 'Kedi Oyunu', 'Altı Kişi Yazarını Arıyor', 'Savaş Yorgunu
Kadınlar', 'Kıyamet Suları', 'Orkestra', 'Kısasa Kısas', 'Ferhad ile Şirin',
'Efrasiyab'ın Hikâyeleri', 'Mutlu Günler', 'Dobrinja'da Düğün', 'Ölüm ve Kız',
'Antigone', 'Seyir Defteri-Julia', 'Kaybolma' v.b. 'Ölüm ve Kız' ve
'Julia' da oynadığı rollerle Afife Jale En
İyi Kadın Oyuncu Ödülü' ne iki kez aday gösterildi.
Bahçeşehir Üniversitesi İleri Oyunculuk Yüksek Lisans Programında
'Doğaçlama' dersi verdi. Kabataş Erkek Lisesi ve Doğuş Üniversitesi Tiyatro
Kulübü' nde oyunlar sahnelemeye, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı
Tiyatro Bölümü ile Doğuş Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi' nde oyunculuk ve diksiyon
dersleri vermeye devam etmektedir.
Ayşegül Şora: 61 yaşında
siyasal mezunu emekli.
Ben Ayşegül Şora. 61
yaşındayım. İstanbul Üniversitesi İktisat mezunu, çeşitli kuruluşlarda
yöneticilik yapmış, şu anda da emeklilik döneminde kendini yarı profesyonel
olarak denizlere vermiş, 36 ve 30 yaşlarında 2 kız annesi, toplumuna duyarlı,
silah düşmanı bir kadınım. Şu anda, küçük bir teknem var. Yelken dersi
veriyorum.
Nuran Argun: Aktivist
Buruc barakacı : sanatçı.
Marmara Üniversitesi. Proje koordinatörü
Burcu ŞAHİNLİ : yazar,
aktivist
Ben vicdani
reddi yaygın olan anlamının (yani askerlik veya devlete hizmeti reddetmek)
dışına taşırarak açıkladım reddimi. Kadınların,( o esnada yeni yeni başlayan )
mecbur tutulmamalarına rağmen vicdani ret açıklamaları da bu anlamda zaten
vicdani ret kavramının alanını genişleten bir hareketti. Reddim, bu açıdan bu
harekete eklemlenen bir edim (en azından benim gözümde). Fakat askerliğin
ötesinde başka alanlara da yaymak istedim ben reddimi, askerlikten muaf tutulsa
da militarizmin zulmünden, Erkek zulmünden mustarip bir kadın olarak. Vicdan'ı
geniş anlamıyla kullandım,'Erkek' sistemi
tüm boyutları ve suretleriyle reddeden
bir metindir benim vicdani ret metnim.
Neden bir
siyasal eylem olarak vicdani ret diye de sorulabilir. İnsanlık o kadar rezil
bir noktada ki 'vicdan' denen şey yok olmak üzere. Vicdan'ı hatırlatmak, güçlendirmek,
gelecek nesillere aktarmak biz vicdan sahiplerine düşer ve bu yolda
yapılabilecek her şeyi yapmalıyız diye düşünüyorum. Sadece günümüz için de
değil hem. Bence gerçekten evrimleşme sürecinde insanlık,
homo sapiens olarak vicdanımızın yok olması, 'vicdanlı davranış' tabir
edilebileceğimiz davranışımızı kaybetmemiz tehlikesiyle karşı karşıya
olduğumuzu düşünüyorum. Evrim, fayda ve bazen de haz ilkesine bağlı olarak
gelişir; bugün vicdan sahibi olmak kişiye ne fayda ne de haz getiren bir şey...
Aksine, vicdan sahibi olup da ses çıkaranlar zarara uğruyor (hapsediliyor,
fiziksel işkenceye maruz kalıyor vb.) ve acı çekiyor acılara tanık
oldukça...
Özgeçmişim:
1979 yılında İstanbul'da doğdum. Kadıköy Anadolu Lisesi'ni bitirdikten sonra
Galatasaray Üniversitesi'nde sinema televizyon eğitimi aldım. Üniversite
yıllarımda Tomris Uyar'la edebiyat, ardından İngiltere'de yüksek lisans
düzeyinde sanat ve psikanaliz çalıştım. İstanbul'da yaşıyorum, çevirmenim,
ayrıca Gökkuşağı Kadın Derneği'nde ve Halkların Demokratik Kongresi Kadıköy
Meclisi'nde çalışıyorum.
Sevgiler,
Sevgiler,
Canan Soylu: Yazar aktivist
Ceyda Kızıltuğ: Görüntü
yönetmeni
Dezz Deniz: 1983 Mardin’in
Midyat İlçe’sinde doğdum. Babam Öğretmen olduğundan ötürü Tayin´i Batman'a atanmıştı
ve ben de orada büyüdüm. 5 kardeşiz, ben de evin ortanca çocuğuyum. O açıdan
üzerime çok fazla sorumluluklar düşmedi ve evin en nazlısı üzerine titrenen çocuğu
da ben olmadığım için birçok konuda rahat
bir tavır alabiliyordum. Sanata olan sevdam kendimi bildim bileli var
Çocukken Balerin olmak isterdim Dans etmeyi sevdiğimden ötürü, zamanla da Müziğe olan ilgimin gelişmesi ile birlikte kendim için Besteler yazmaya çalışır, bir gün Sanatçı olabilme hayallerini kurardım. Ama o çocuk yaslar da bile içimde her zaman bir gün bunun gerçekleşebileceği umudunu taşırdım. Ortaokulu bitirdikten sonra ailem ile Avrupa´ya yerleştik. Burada da ikinci bir yabancılaşmanın Dili, Dini, Irki, Kültürü kalabalık ve farklı bir Ülkenin koşullarına uyum sağlamakta oldukça zorluklar yasadım. İkinci bir defa içimde uyanan yabancılaşma hissini burada Cins ve Ulusal Kimliğimin bilince çıktığı zamanlar algılamaya başlamıştım. İste o dönemler bazı şeyleri sorgulamaya başladım kendimde. Kimdim? Neden ve niçin buraya yerleşmek zorundaydım? Kimliğim ve varlığım bu denli neden kabul edilemiyordu? Ölümler, Göçler, İşkenceler, Kayıplar... Bu denli acılar yasayan bir halk olmak içler acısıydı. Günden güne köleleşen ve Erkek egemenliğinin altında sömürülen Kadın cinsiyetim de ikinci bir arayışa sürükledi beni. Yaklaşık 11 seneden bu yana Almanya'da yasıyorum. Buraya yerleştikten sonra öğrenimime devam ettim ve Realschule den sonra diğer bir ilgi alanım olan Tip bölümünde Doktor asistanlığı üzerine 3 senelik Meslek eğitimi aldım. Daha sonra da seker Hastalıkları üzerine eğitim gördüm. Su anda da ayni Meslekte çalışmaya devam ediyorum. Almanya'da Öğrenim gördüğüm dönemlerde okul arkadaşlarımın aracılığı ile Hip Hop Kültürü ile tanıştım. Ritimli bir şekilde konuşarak duygu ve düşüncelerini rahatlıkla dile getirebiliyorlar ve yaptıkları sokak dansları ile bütünleştiriyorlardı bunu. Diğer gençler gibi benim de ilgimi oldukça çekiyordu. Bu Tarzı kendi kültürümden farklı ama bir o kadar da yakin hissediyordum kendime. Zamanla duygu ve düşüncelerim bu tarzda bütünleşmeye başladı. Besteler yaparak kendimi ben de böylesi bir tarz da ifade etmeye çalışıyordum. Bu tarz kendini daha iyi dile getirebilme, haksızlıklara karşı çıkabilecek en güzel dil, başkaldırı durusu, bir çığlık bir isyan rengidir. Sistemleri sorgular, geriliklere değinir, engellere karşı duruş sergiler vs. Kendimde karar kildim ve ben de ayni şekilde böylesi gözler önünde yaşanan haksızlıkları sorgulayacaktım. Hem de bunu bir Bayan olarak yapabileceğimi kanıtlayacaktım. Kendi dilimde özgürce dile getirebilecektim duygu ve düşüncelerimi... Düşünmesi bile heyecan vericiydi. Eğitim almaya, kendimi daha fazla geliştirmeye karar verdim. Ailemde müzik ile uğraşan bir tek ben vardım. Kürt Kültür ve Sanat akademisine Bati müziği eğitimi almak için gitmiştim, fakat bu yönlü bir eğitim söz konusu olmadığı için o dönemler başlatılan Sanatçı yetiştirme kurslarına(Ulusal Koro´ya) katildim ve orada San, Solfej, Nota eğitiminin yanisira Kürt Tarihi, Kültür ve Edebiyatını daha yakından tanıma sansını elde ettim. Kurslarımız tamamlandıktan sonra Alman okullarında müzik eğitimime devam ettim ve daha sonra Kulag´a hitap etmek kadar Göz´e de hitap etme gerekliliğinin bilinciyle Hip Hop dansları üzerine özel Kurslar almaya başladım. Yaklaşık altı seneden bu yana Hip Hop yapıyorum. İki sene müzik eğitimi aldım. Su an San Dersleri almaya devam ediyorum ve üç seneden bu yana da Hip Hop dansları üzerine eğitim almaya devam ediyorum. Su an bir de Albüm Çalışmalarıma başladım. Kendim Kürtçe ve Türkçe Besteler yapıyorum. Derlediğim iyi içerikli Kürtçe Besteler de var. Albümde Kürtçenin Kurmanci lehçesi ağırlıklı olmak üzere; yabancı diller arasında da biri Türkçe, biri de Almanca olacak bir besteye yer vereceğim. Daha çok Toplumsal, Güncel, Politik sorunlara değinecek Coştururken ve Hüzünlendirirken bile düşünmeye sevk edeceğim. Bu sene sizlerle buluşacak olan Albümümün Amerikan-otantik müziklerin sentezi ağırlıklı olmasına da özen göstereceğim. " Mikrofon Silahım, Bestelerim Kursun olacak!"
Çocukken Balerin olmak isterdim Dans etmeyi sevdiğimden ötürü, zamanla da Müziğe olan ilgimin gelişmesi ile birlikte kendim için Besteler yazmaya çalışır, bir gün Sanatçı olabilme hayallerini kurardım. Ama o çocuk yaslar da bile içimde her zaman bir gün bunun gerçekleşebileceği umudunu taşırdım. Ortaokulu bitirdikten sonra ailem ile Avrupa´ya yerleştik. Burada da ikinci bir yabancılaşmanın Dili, Dini, Irki, Kültürü kalabalık ve farklı bir Ülkenin koşullarına uyum sağlamakta oldukça zorluklar yasadım. İkinci bir defa içimde uyanan yabancılaşma hissini burada Cins ve Ulusal Kimliğimin bilince çıktığı zamanlar algılamaya başlamıştım. İste o dönemler bazı şeyleri sorgulamaya başladım kendimde. Kimdim? Neden ve niçin buraya yerleşmek zorundaydım? Kimliğim ve varlığım bu denli neden kabul edilemiyordu? Ölümler, Göçler, İşkenceler, Kayıplar... Bu denli acılar yasayan bir halk olmak içler acısıydı. Günden güne köleleşen ve Erkek egemenliğinin altında sömürülen Kadın cinsiyetim de ikinci bir arayışa sürükledi beni. Yaklaşık 11 seneden bu yana Almanya'da yasıyorum. Buraya yerleştikten sonra öğrenimime devam ettim ve Realschule den sonra diğer bir ilgi alanım olan Tip bölümünde Doktor asistanlığı üzerine 3 senelik Meslek eğitimi aldım. Daha sonra da seker Hastalıkları üzerine eğitim gördüm. Su anda da ayni Meslekte çalışmaya devam ediyorum. Almanya'da Öğrenim gördüğüm dönemlerde okul arkadaşlarımın aracılığı ile Hip Hop Kültürü ile tanıştım. Ritimli bir şekilde konuşarak duygu ve düşüncelerini rahatlıkla dile getirebiliyorlar ve yaptıkları sokak dansları ile bütünleştiriyorlardı bunu. Diğer gençler gibi benim de ilgimi oldukça çekiyordu. Bu Tarzı kendi kültürümden farklı ama bir o kadar da yakin hissediyordum kendime. Zamanla duygu ve düşüncelerim bu tarzda bütünleşmeye başladı. Besteler yaparak kendimi ben de böylesi bir tarz da ifade etmeye çalışıyordum. Bu tarz kendini daha iyi dile getirebilme, haksızlıklara karşı çıkabilecek en güzel dil, başkaldırı durusu, bir çığlık bir isyan rengidir. Sistemleri sorgular, geriliklere değinir, engellere karşı duruş sergiler vs. Kendimde karar kildim ve ben de ayni şekilde böylesi gözler önünde yaşanan haksızlıkları sorgulayacaktım. Hem de bunu bir Bayan olarak yapabileceğimi kanıtlayacaktım. Kendi dilimde özgürce dile getirebilecektim duygu ve düşüncelerimi... Düşünmesi bile heyecan vericiydi. Eğitim almaya, kendimi daha fazla geliştirmeye karar verdim. Ailemde müzik ile uğraşan bir tek ben vardım. Kürt Kültür ve Sanat akademisine Bati müziği eğitimi almak için gitmiştim, fakat bu yönlü bir eğitim söz konusu olmadığı için o dönemler başlatılan Sanatçı yetiştirme kurslarına(Ulusal Koro´ya) katildim ve orada San, Solfej, Nota eğitiminin yanisira Kürt Tarihi, Kültür ve Edebiyatını daha yakından tanıma sansını elde ettim. Kurslarımız tamamlandıktan sonra Alman okullarında müzik eğitimime devam ettim ve daha sonra Kulag´a hitap etmek kadar Göz´e de hitap etme gerekliliğinin bilinciyle Hip Hop dansları üzerine özel Kurslar almaya başladım. Yaklaşık altı seneden bu yana Hip Hop yapıyorum. İki sene müzik eğitimi aldım. Su an San Dersleri almaya devam ediyorum ve üç seneden bu yana da Hip Hop dansları üzerine eğitim almaya devam ediyorum. Su an bir de Albüm Çalışmalarıma başladım. Kendim Kürtçe ve Türkçe Besteler yapıyorum. Derlediğim iyi içerikli Kürtçe Besteler de var. Albümde Kürtçenin Kurmanci lehçesi ağırlıklı olmak üzere; yabancı diller arasında da biri Türkçe, biri de Almanca olacak bir besteye yer vereceğim. Daha çok Toplumsal, Güncel, Politik sorunlara değinecek Coştururken ve Hüzünlendirirken bile düşünmeye sevk edeceğim. Bu sene sizlerle buluşacak olan Albümümün Amerikan-otantik müziklerin sentezi ağırlıklı olmasına da özen göstereceğim. " Mikrofon Silahım, Bestelerim Kursun olacak!"
Eylem karakaya: Boğaziçi
üniversitesi mezunu. Kalite Güvence Uzmanı
Ferda Ülker: Uzun süre İzmir
Savaş Karşıtları Derneği’nde
şiddet, şiddetsizlik, vicdani ret, militarizm konularında
Çalışmalar yaptı.
Anti-militarist Feministler Grubu ve İzmir Bağımsız Kadın İnisiyatifi’nin
Kuruluş çalışmalarında yer
alan Ülker, yurtiçi ve yurtdışında pek çok STK’ ya insan hakları ve
Şiddetsizlik alanlarında
antrenmanlar yaptırdı. Ankara’da Kadın Dayanışma Vakfı’nda
Kadına yönelik şiddetle
ilgili projelerde de çalışma yapan Ülker, ILKE-SKD yayınları
Tarafından basılan “Şiddet Kültüründe Şiddetten Arınmışlık” adlı
kitabı yayına hazırladı.
Hilal Demir: 1979'da Türkiye'de doğdu. 2000 ile 2006
yılları arasında İzmir 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde heykel
üzerine lisans ve yüksek lisans derecelerini tamamladı.
Öğrencilik
yıllarında metal işleme ve karışık ortam gibi çeşitli heykel tekniklerini
kullandı.
Genel olarak
metale odaklansa da yüksek lisans programı sırasında heykel ve illüzyon gibi
kavramları da araştırdı.
Halihazırda
2008 yazından beri yaşadığı İspanya'nın Barselona kentinde sanatı üzerine
çalışıyor. Şiddet karşıtı bir politik aktivist olarak gelecek projeleri için
sanatta politik ifadeleri araştırıyor.
Kumru Gök: Anarşist, kendini
sadece böyle tanımlıyor.
Lale Alatlı : yazar , hayvan
hakları savunucusu,haytap gönüllüsü .
1976 yılında
İstanbul'da doğdu. İtalyan Lisesi'ndeki öğreniminin ardından üniversiteyi
Floransa’da okudu. Çeşitli Avrupa Birliği Projelerinde çalıştı. İtalyanca,
Yunanca, İngilizce ve Fransızca bilmektedir. Greenpeace, Haytap ve Imathia
Hayvan Hakları Derneği ve Defne Türk-Yunan Dostluk Derneği’nde gönüllü olarak
çalışmaktadır. Yunanistan'da yaşamakta, çevirmenlik ve yabancı dil öğretmenliği
yapmaktadır. Yunanistan'daki hayvan hakları derneklerinin tıpkı Haytap gibi
örgütlenip tek çatı altına toplanması için mücadele etmekte, zaman zaman Yunan
STKları ile Haytap arasında ortak projeleri üstlenip HAYTAP projelerinin
bu ülkede de uygulanmasını onlara da yol göstermesini sağlamaktadır.
Merve
Arkun: 21 yaşımdayım. İstanbul Üniversitesi’nde sinema okuyorum.
Ben de hayatım
boyunca dayatılan militarist kültürü ret ediyorum. Türkiye’de kadın olarak
elime silah almak zorunda bırakılmıyorum. Ancak hayatın farklı alanlarında,
farklı biçimlerde bu savaşa maruz kalıyorum. Öldürülen insanları gördüğüm için
de bunun sorumluluğunu taşıyorum. Dolayısıyla bu kültürü ret etmek kadar normal
ne olabilir ki?
Meryem Rabia Taşbilek:
Yazar, şair, ABD sosyoloji mezunu.
Mualla Kavuncu: 57 doğumlu.
Sosyoloji mezunu. Öğretim görevlisi.
Müge Boztepe: Doktor
Mine Selin Sayarı: 22
yaşında. İstanbul Hukuk mezunu.
Nebiye Arı: 22 yaşında.
Öğrenci. Şair.
Nuray Aydın: Aktivist, doktor
Rana ARIBAŞ: Mühendis,
danışman, çevre ve tmk mağduru çocuklar konusunda çalışıyor.
1968 Aksaray doğumlu.
Elektronik ve Haberleşme Mühendisi. Yapay Zeka Uzmanı. Uzun yıllar uluslar
arası firmalarda mühendis olarak
çalıştı. ÖDP kurucu üyesi. ÖDP’nin Adana İl Yönetiminde ve PM ve çalışma
gruplarında yer aldı. BirGün gazetesi gönüllü çalışıyor. 2002 yılından beri
danışman olarak kendi adına çalışıyor. Yaklaşık 20 yıldır nükleer karşıtı
mücadelenin içinde yer alıyor. Küresel BAK çağrıcılarından.Aynı zamanda TMK
mağduru çocuklar için yürüttüğü çalışmalar mevcut. EMO komisyon üyesi. 2006
yılından beri sinle mom olarak ikiz kızlarını Anadolu’da tek başına yürütüyor.
Onu vicdani red’e iten birçok neden var. Büyük Ağbi’sinin Kıbrıs Savaşına
katılması. Ortanca ağbisinin kambur
olmasına rağmen askere gitmesi için zorlanması ve yakın bir arkadaşının
eşcinsel olması nedeniyle askerlik itirazı sonrası yaşadıkları. Kendini topluma
karşı sorumlu hissettiğinden böyle bir çalışma yapmak gereğini duymuş. Sözü
olan herkesin özgüce haykırmasından yana. İnanmadığı her şeyin karşısında
ısrarla duran bir kadın. Ben Anadoluyum diyor kendisine.
Reyhan Arslan: Varoluşçu filolog
Sedef Ecer: 1965 İstanbul doğumlu. Oyuncu, aktivist.Yaşamına
çocuk oyuncu olarak başlamıştır. Adını anmayacağım ile başlayan film oyunculuğunda
dünden sonra yarından önce, yengeç sepeti gibi bilinen birçok filmde
oynamıştır. Son dönem yazarlığa ağırlık vermiştir. Başta Fransa olmak üzere
birçok ülkede kitabı yayınlanmıştır.
Kendisini ise şöyle
tanımlamaktadır. Sözü ona bırakalım burada:
Üç yaşımda, Şehir
Tiyatrolarında ve Yeşilçam setlerinde başladım hikaye anlatmaya. Galatasaray
Lisesi’nde, Boğaziçi ve Orléans Üniversitelerinde, Paris Yüksek Dramatik
Sanatlar Konservatuarı’nda geçirdiğim dönemlerde de devam ettim, sonra
da meslek haline getirdim.
Yazı yazarak hayat kazanılamadığından
uzun süre başka işler de yaptım. Kültürel etkinlikler düzenledim, Louvre,
Versailles, Conciergerie, Tuileries gibi prestijli mekanlardaki sergilerin,
önemli festivallerin yaratıcı ve yürütücü ekiplerinde yer aldım. Oyunculuk da
yaptım: 20 kadar sinema filmi, bir o kadar piyeste rol aldım, Amos Gitai
rejisiyle Jeanne Moreau ile karşılıklı oynadım, ödüller aldım ama nedense
kendimi hiç bir zaman sadece “aktris” hissedemedim.
Sabah, Star, Marie Claire,
Elele, Maviology, Biz gibi gazete ve dergilere köşe ve kültür yazıları, radyo
ve televizyon metinleri, senaryolar, roman ve öyküler yazdım. Bir gün dil değiştirip,
Fransızca yazmaya karar verdim ve hayatım değişti. Birden hayatımı sadece
yazarak kazanabilmeye başladım. Umarım sürer ve bir daha yazmak dışında bir şey
yapmak zorunda kalmam.
Fransızca oyunum
“Eşikte" (Sur le seuil) Ulusal Tiyatro Merkezi (Teşvik) ve Akdeniz Tiyatro
Yazarları Buluşması (Birincilik) Ödüllerini kazandı, bana da yeni oyunumu
yazabilmem için prestijli bir burs kazandırdı. (Région İle de France) İkinci
oyunum "Kıyıda" (A la périphérie) bu sayede bitti. Oyunu yazarken
Paris varoşlarında yaşadığım hazırlık dönemiyse, Fransa'nın en ciddi edebiyat
sitelerinden remue.net adresinde “Exils périphériques” başlıgı altında
köşe yazısı olarak yayınlandı. Bu oyun Guérande Tiyatro ödülünü ve Lise
Öğrencilerinin en sevdiği oyun ödülünü kazandı, Godot 2013 ve Collidram 2013
ödüllerine aday oldu.
Fransız televizyon kanalı
France 3 için yazdığım ve başrollerden birisini yorumladığım televizyon filmi
Fransa'nın en büyük Televizyon Film ve Dizileri Festivali La Rochelle'de
"en iyi komedi" dalında yarıştı, 3 120 000 seyirciyle yüzde 12 pazar
payına ulaştı.
Amerikalı yönetmen Randa
Haines için yazdığım uzun metraj senaryo 2012'de çekilecek, başrolünde Agnes
Jaoui olacak.
"Silsilename" (Les
descendants) sonbaharda, Serra Yılmaz'ın da katıldığı bir kadroyla
Ermenistan'da prömiyer yaptı. İki yıl boyunca üzerinde çalıştığım bu oyun, bir
ortak yapım. Bruno Freyssinet'nin mizanseniyle, Mayıs ayında Paris'in efsanevi
mekanlarından "La Cartoucherie"deki Aquarium sahnesinin büyük
salonunda oynandı, güzel eleştiriler aldı, Berlin turnesiyle bitti. Bunun
ardından yazdığım "Le peuple arrive" adlı kısa oyun Théâtre du Peuple
sahnesine konuk oldu. Son oyunum ise bir ortak çalışma. Üç yazar birlikte
yazdığımız bu piyes bu sene Fransa'nın güneyinde bir çok tiyatroda
sahnelenecek.
Oyunlarımı davet eden sahneler ve kurumlar: Centquatre,
La Maison des auteurs, J. Houdremont Kültür Merkezi, Cenevre Alchimic Tiyarosu,
İstanbul Festivali, Fransız Kültür Merkezi, Tunus El Teatro Tiyatrosu, Fécamp
Devlet Sahnesi, Reims Avrupa Sahneleri Festivali, Strasbourg Devlet Sahnesi,
Maison des Métallos, L'Aquarium, Le Grand T, Pépinière Tiyatrosu, Théâtre du
Peuple, Théâtre des Doms, Armand Gatti Tiyatro Kütüphanesi, France Culture
radyo kanalı sayılabilir.
Oyunlar, ayrıca birçok
ortaokul, lise ve tiyatro okullarında da resmi ders programı ya da atölye
çalışmaları çerçevesinde davet edildi, Türkçe, Lehçe, Ermenice, Arapça ve
Almanca'ya çevrildi. L'Amandier ve L'Espace d'un İnstant tarafından yayınlandı.
Bir de Fransızca blogum var.
Aşagıdaki adresten görülebilir:
Link :
Fransa'da, önemli Fransız
sanatçıların ajansı Zelig tarafından temsil ediliyorum.
Selen Doğan: Aktivist
Selin Ever: Duke
Üniversitesinde öğretim görevlisi
Serpil Odabaşı (d.1975
, Diyarbakır) Türk ressam ve aktivisttir.
Öğretmen bir
ailenin çocuğu olarak Diyarbakır'da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Diyarbakır'da
tamamladı. 1995 yılında Gazi Üniversitesi, M.Eğitim Fakültesi, Resim Bölümünü
kazandı. 1980 darbesi sonrası ailesi ciddi sıkıntılar yaşayan
ve dağılan Odabaşı, öğrenim hayatını çeşitli işlerde çalışarak sürdürdü. Üç yıl
süreyle Türkiye İnsan
Hakları Vakfı'nda çalışan[1] Odabaşı, bu sürecin öncesi ve sonrasında hak ihlalleriyle
ilgilendi. Savaş, otorite ve cinsiyetçilik karşıtı olan sanatçı, mizahla da
ilgilendi. Sanatçının ironik bakış açısı resimlerine de yansıdı.
Uzun yıllar
İstanbul'da resim öğretmenliği yaptı. İlk kişisel sergisini 2001
yılında Ankara'da "Parçalanma" adıyla
açan sanatçının bu sergisi, kişi güvenliği, dinlenme, gözetlenme üzerine oldu.
Daha sonra Atina'da "Sokaktaki
Apoletler", İstanbul'da ve Diyarbakır'da "Kar Maskesi", İzmir Alman Kültür Merkezi'nde "Kat(i)Li Mübah" ve
Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde "Yokluğum
Varlığına" adlı sergileriyle özellikle ayrımcılık, nefret cinayetleri ve gündelik hayatta faşizm, gibi konulara dikkat çekmeye çalıştı. Militarizm, toplumsal cinsiyetçilik, linç, mültecilik, homofobi konularında iş üreten sanatçının otoportreleri de bulunuyor.
Çeşitli
festivallerde ve üniversitelerin şenliklerinde de resimleri sergilenen Odabaşı,
TMK mağduru çocuklar yararına; İstanbul, Van, Diyarbakır ve Hakkari'de sergiler
açtı. Sergileri genellikle "Eylem Sergi" niteliğinde olan ressam,
ayrıca Kolektif ve fanzinlere özel çalışmalarda, Emet Değirmenci'nin
derlediği "Kadınlar Ekolojik
Dönüşümde" adlı kitaba da resimleriyle destek sağladı.
Çeşitli kitap ve dergi kapakları hazırladı. Bir çok
karma sergiye katıldı. "Uluslararası Aktivist Sanatçılar Birliği"
üyesi olup, çalışmalarını sürdürmektedir. Bir röportajında, "Türkiye’de yaşananlara benim üzerimden
bir ayna tutmak istedim." diyerek[2] kendini ifade eden Odabaşı, aynı zamanda sosyal sorunlara
önem veren bir aktivisttir
Sevgi Bedük : anarşist, kürt
kadını
Umman Deniz Karabayı :
tasarım sanatçısı, aktivist
Zeynep Varol: Şair,
aktivist, öğrenci
22 yaşındaki tıp fakültesi
4. sınıf öğrencisi Zeynep Varol, 'pek alışık olmayan durumu için, “Barış' savaş
hallerinde söylenebilecek en radikal sözcüktür, taleptir” diyor.
Neden vicdani redci olduğunu
ise şöyle açıklıyor :
Türkiye'de vicdani reddini
açıklayan 87 kişi var, bunlardan 16'sı kadın. Yani ben ilk kadın vicdani retçi
değilim. Vicdani reddimi "Barış İçin Vicdani Red Kurultayı"nda
açıkladım. Antimilitaristim ama her türlü şiddete karşı da değilim. Öncelikle
barış için vicdani retçiyim. Bu memleketin gerçekliği, bu toprakların
gerçekliği üzerinden vicdani reddimi açıkladım. Bir kadın askere gitmez, peki
neden vicdani retçi olur? Alışık olduğumuz bir durum değil, kadınları pek de
ilgilendirmiyor deniyor ama savaşın kadına yönelik her türlü tacizi, tecavüzü,
şiddeti meşrulaştıran bir organik yapısı var. Türk ordusuna baktığımızda bunun
katmerli bir şekilde yaşandığını görüyoruz.
Kürt kadınına yönelik ayrımcılığı, hem ulusal hem de cins kimliği üzerinden, savaş hallerinde çok daha rahat bir şekilde şiddetin uygulandığını görebiliyoruz. Bunun da birçok örneği var. Ben zaten vicdani reddimi askerler tarafından tecavüze uğramış bir Kürt kadınının hikayesini anlatarak açıkladım. Orada açıklarken de sadece bu hikaye bile yeterlidir demiştim. Birincisi bu.
İkincisi; askerlik kurumu, erkek egemen bir kurum. İnsanların hayatlarında evreler var ve erkekler askere gittiklerinde erkek oluyorlar, erkek adam oluyorlar, tam birey oluyorlar, vatandaş oluyorlar, yurttaş oluyorlar, vatansever oluyorlar fakat kadınlar askere gitmedikleri için her zaman ikincil vatandaş konumunda kalıyorlar. Kadınlar çocuklarını yetiştiriyor, o askere gidiyor, onun acısını bile içinde tam yaşayamıyor. Çünkü ona da bir vatansever annelik rolü yükleniyor. Türk kadını için bu geçerli. Kürt annelerine bakalım... Onlar da bitmek tükenmek bilmeyen 40 bin insanın canını alan bu savaşa evlatlar yetiştiren kadınlar olarak duruyorlar. İki yönlü yani, hem kadına yönelik taciz, tecavüz, şiddet hem de askeriyenin erkek egemen bir kurum olması.
Kürt kadınına yönelik ayrımcılığı, hem ulusal hem de cins kimliği üzerinden, savaş hallerinde çok daha rahat bir şekilde şiddetin uygulandığını görebiliyoruz. Bunun da birçok örneği var. Ben zaten vicdani reddimi askerler tarafından tecavüze uğramış bir Kürt kadınının hikayesini anlatarak açıkladım. Orada açıklarken de sadece bu hikaye bile yeterlidir demiştim. Birincisi bu.
İkincisi; askerlik kurumu, erkek egemen bir kurum. İnsanların hayatlarında evreler var ve erkekler askere gittiklerinde erkek oluyorlar, erkek adam oluyorlar, tam birey oluyorlar, vatandaş oluyorlar, yurttaş oluyorlar, vatansever oluyorlar fakat kadınlar askere gitmedikleri için her zaman ikincil vatandaş konumunda kalıyorlar. Kadınlar çocuklarını yetiştiriyor, o askere gidiyor, onun acısını bile içinde tam yaşayamıyor. Çünkü ona da bir vatansever annelik rolü yükleniyor. Türk kadını için bu geçerli. Kürt annelerine bakalım... Onlar da bitmek tükenmek bilmeyen 40 bin insanın canını alan bu savaşa evlatlar yetiştiren kadınlar olarak duruyorlar. İki yönlü yani, hem kadına yönelik taciz, tecavüz, şiddet hem de askeriyenin erkek egemen bir kurum olması.
Zozan Özgökçe: Kürt feminist
yazar. Van kadın derneği gönüllüsü. Kendisi en son yaşanan Van Depreminde aktif
olarak çalışmalar yapmıştır. Birçok konuda toplumsal yazılar yazmaktadır.
Van’da yaşamaktadır.
Doğu Akdeniz Üniversitesi
Ekonomi Mezunu. Feminist aktivist. 2004 yılından bu yana başta Van Kadın
Derneği olmak üzere çeşitli kadın örgütlerine üye. Van Kadın Derneği'nin
(VAKAD) kurucu üyesi ve gönüllüsü. Van ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde kadının
insan hakları alanında çalışıyor. Kadının İnsan Hakları Eğitim Programı'nı
kadınlarla uyguluyor.
Van'ın yerel gazeteleri olan Prestij Gazetesi, Şehrivan Gazetesi ve Van Times Gazetelerinde yazılar yazdı ve yazıyor. Qijika Reş adlı Radikal Politika Dergisinin yayın kolektifinde.
Van'ın yerel gazeteleri olan Prestij Gazetesi, Şehrivan Gazetesi ve Van Times Gazetelerinde yazılar yazdı ve yazıyor. Qijika Reş adlı Radikal Politika Dergisinin yayın kolektifinde.
Gönüllü olarak yaptığı kadın
çalışmalarının ve dergicilik çalışmalarının yanında profesyonel mesleği Mali
Müşavirlik. Van'da kendine ait Mali Müşavirlik Bürosu'nda mesleğini icra ediyor
Şükriye Ercan: Aktivist : sosyalist feminist , ödp,
bdp gibi çeşitli siyasi partilerde aktif siyasi çalışmalarını sürdürmektedir.
Şükriye bizim uzun soluklu emekçi kadın
arkadaşlarımızdan birisidir. Ankara Kredi Yurtlar Kurumunda uzun yıllar
çalıştıktan sonra emekli olmuştur. HDK Kuruluş sürecinde yer almıştır. BDP den
milletvekili adayı olmuştur. Kavganın her aşamasında
yer almıştır. Ankara Kadın Koordinasyonunda halen aktif olarak çalışan
sosyalist bir kadındır. Haksızlığa ve
ikiyüzlülüğe başkaldırmasıyla bilinen mücadeleci, aktivist kadınlardan biridir.
Çocuklarının tek başına büyütmüştür. Feministtir. Vicdani reddinin nedenini toplumsal bir sorumluluk olarak addetmektedir.
SON SÖZ:
Bazılarının uzun,
bazılarının tek satırda bitirdiğimiz kim olduklarına dair yazıda gördüğünüz
gibi, yaşları farklı, etnik kökenleri farklı, dilleri farklı, eğitimleri farklı
ama tek ortak noktaları var. Onlar bu ülkede artık kan dökülmesini istemeyen
bir avuç cesur yürek kadın. Selam olsun. Kitaptaki çoğu insan zaten arkadaşım o
yüzden en adil biçimde yazılmaya çalışıldı her şey.
Anjel Dikme bir Ermeni
kadını, tıpkı benim gibi. Biz bu kitabı
düşünmeye başladığımızda sadece vicdani ret yapmış iki kadındık, birlikte yol
aldıkça acılarımızı ve köklerimizi gördük, bizler bu ülkede toprağından
koparılmıştık, ben kimliğimi ararken, O
"Kimlik İstemem" diye acıya başkaldırıyordu ama dilimizin ve acımızın rengi aynıydı. Ben şimdiye kadar
Ermeni kökenliyim diyememiştim ama Anjel yazdıklarıyla bana güç verdi. Bir
başka kitap için Ermenilerin asimilasyonunu
kaleme almaya başladım bile, beynimde. Şu soruyu sordum kendime. Ermeniler
kimlikleri yok edilmişken , asker olmaları neden gerekti? Kimliği ellerinden alınanlar neden askerlik yapmaya zorlanır
? Zorlanabilir mi ? Ağabeyim bu yüzden mi çokça itiraz etti? Bilmiyorum.
Bizim için bu kitabın en büyük faydası bu oldu
örneğin, içsel yolculuk. Acıyla yüzleşme… Ve
evet vicdani ret. Savaşta ölen çocuklarımız babalarımız yoktu belki ama
kimliğimiz vardı, hoyratça savrulan.
Vicdani Reddin kadını erkeği olmaz. Vicdan Vicdandır. Yaşam bize verilen
tek bir şanstır. Bunun bir başka insanın egosu vb nedenlerle elden alınmasının hakkı yoktur.
Bizim için de 2 yıl süren bu kitap süreci çok faydalı
olmuştur. Birbirimizi daha iyi tanımamız,
kendi iç yolculuğumuzu daha derinden yapmamız, kim olduğumuzu
keşfetmemiz açısından çok güzeldir. Farklı renkleri tanımak, farklı iklimler
keşfetmek.
Şu unutulmamalıdır ki,
vicdani ret bir tercihtir, üzerinde iyice düşünülerek verilmesi gereken bir
karardır. Sonradan dönüşü olmaması gereken bir karardır. Ülkemizin sisli
günlerden geçtiği dönemde arkasında durulması ve ısrar edilmesi gereken bir
karardır. Kadınlarımızın daha cesur olup , çok daha fazla kadının vicdani ret yapması
gereken bir süreçtir çünkü vicdani retçi kadınlar arttıkça, erkek egemen bir
düzende önce içsel barış olmak üzere, yeni ve temiz yolların önü açılacaktır.
Çünkü vicdani reddin bir sürü getirisi olacaktır. Bunların toplumsal barışa
katkısı kaçınılmazdır.
Biz bu kitaplaşma sürecinde
çok şey öğrendik, arındık biraz, vicdanın ne olduğunu yeniden yeniden düşündük,
kadın öyküleri gördük, statükoya aldırmayan, kendi kimliklerinden vazgeçmeyen
kadınlar, güçlü, kırılgan, naif kadınlar gördük. Gerçek ve sahici. Şimdi
birbirimizi daha iyi tanıyınca birbirimizden aldığımız güçle daha zor yollara
hazırız. Sevgiyi yeniden ördük. Güçlendik, gücün
kendisi olduk. Aslında öykülerimizin benzediğini, çok farklı olmadığımızı
gördük. Bu bizi yüreklendirdi.
Bir gün siz de vicdani
reddinizi yaptığınızda kendi içsel
yolculuğunuzda ferahlamış olacaksınız.
Kaynakça:
Barış İçin Vicdani Red Platformu web sayfası ve grubu
Vikipedia
Felsefe ve psikoloji dokümanları
Vicdani Reddini açıklayan Kadınlar
Destekleyenler:
Anjel Dikme: Birlikte Yol Aldığımız için
Destina ve Ağustos Gerçe: Bana her daim enerji verdikleri için canımın
ötesi kızlarım
Mehmet ATAK:Hayatımın en kara kışında, ışığı bulmamı sağlayan insandır. Candır. O
olmasa asla bu kitap çıkmazdı. Ne zaman daralsam nasılsa fark etmiş ve yanımda
olmuştur. Nitekim bu hareketin çağrıcılarındandır.
Ağabeyim Muhlis ARIBAŞ. Kitabın nedenlerindendir. Tanıdığım en olağanüstü adamdır. Her daim ilham
kaynağımdır.
Not :
1: Bazı yazarların özgeçmişlerinin diğerlerinden kısa
olması kendi kararları neticesindedir.
2: Tüm
vicdani ret metinleri tamamen şahısların
kendi ifadeleridir noktasına, virgülüne dokunulmamıştır
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder