18 Aralık 2010 Cumartesi

Frida Ülkemizde



Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.

Canın sıkıldığında benimle paylaşmadığını, kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile düşüncelerini açıkça söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.

...Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını ve bana hala söylemediğin şeyler olduğunu hissettiğimde vazgeçtim.

Her sabah benimle uyanmak istemediğini, geleceğimizin hiçbir yere gitmediğini anladığım zaman vazgeçtim.

Düşüncelerime ve değerlerime değer vermediğin için vazgeçtim.

Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.

Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın için vazgeçtim.

Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim ve tek neden "sen" olduğun için vazgeçtim.

Bencil olduğun için vazgeçtim.

Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgecmem için yeterli değildi, çünkü sevgim yüceydi.

Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.

''Bu yüzden ben de senden vazgeçtim...''

Frida ve Diego Türkiye’de .
Frida ile tanışmam gariptir.Kızlarımı kucağıma aldığım gün doğum armağanı olarak bebek giysisi , altın yerine onun yaşamını anlatan kitabı getirdiğinde sinirden delirmiştim . O da biliyor duki benim favori kahramanım Camille Claudel idi.
Sonra o ilaç kokan odalarda ben Frida okumaya başladım, iki süt verme seansları sırasında ve hastanede kaldığım o 3 gün içersinde onca sızıya rağmen kitap bitti. Artık yeni kahramanım Frida idi.
Çoğunuz yaşamını bilir . Küçük yaşta geçirdiği kaza sonrası , vücudunda kafaslerle yaşamak durumunda kalmış, aynaya bakarak resimler yapmış bir kadındır. Ama sanırım Frida’yı Frida yapan kocasına duyduğu o apansız aşktir. Öylesi maraz bir duygudur ki , aşk maraz bir duygu olmasına rağmen tüm sanırıları içerisinde tıpkı Claudel gibi içersinde barındırmıştır. Claudel aşkının faturasını tımarhane de delirerek öderken, acılarını ki yaşamı boyunca her tür acıya maruzkalmıştır, kocasının en yakını kardeşiyle ilişkisi de buna dahildir ama Frida her ne kadar üstteki eser de vazgeçtim dese de Diego onun yaşama aşkı olmuştur.
Ancak Frida’yı sadece aşk kadını yada sürrrealist bir ressam olarka göstermek ona haksızlıktır. Devrimci ve sosyalsit bir kadındır. Yüreklidir. Troçki ile yaşadıkları ve Troçki’ye shaip çıkışı çağının ötesinde bir harekettir. Frida isyanıyla, yaşama olan büyük tutunuşuyla, acıları ile böylesi alay etmesiyle, aşkı bu kadar anlamlaştırmasıyla kocaman bir portre çıkarmıştır, küçük vücudundan. Aldırmamıştır, hatta pervasız bile denebilir, cesaret etmiştir ve yürekldir. Frida bir yaşamı tüm samimiyetiyle tüm ruhuyla yaşamıştır. O yüzden iyi irdelenmesi gerekir. Zira herkesin öğreneceği çok şey vardır. Özelikle günümüzde kendini sosyalist olarak niteleyenler için bence Frida’nın yaşamı tam da öğrenci olaylarının olduğu günlerde hepimize bir başvuru kitabıdır. İnsan kalmak adına. Gidin ve 25 aralıkta başlayıp 20 mart 2011’e dek sürecek bu sergiyi kaçırmayın. Düşleriniz için, acılarınız için. Bencil olmamak ve vazgeçmemek için.Bir de ressam ve öğretim elemanı olan Kocası Diego’nun resimlerine bakın.

9 Aralık 2010 Perşembe

Çiat Basın Açıklaması ve bebeğini Düşüren Anne

Çiat Basın Açıklaması ve bebeğini Düşüren Anne

Yazımız bu hafta yine 2 konu hakkındaki başlıktan oluşuyor.

TMK Mağduru Çocuklar Yasası’nın çıkmasından sonra, Çocuklar İçin Adalet Çağrıcıları kendini kurulum ilkeleri gereği lağvetmişti. Bunun üzerine aralarından bir grup insanın önümüzdeki yaşanan süreci görmek için takip etme kararı almalarından sonra doğan bir hareketti ÇİAT, tıpkı ÇİAÇ gibi tam bağımsız, yönetimsiz , egosuz bir hareket olarak yoluna devam ediyor, kimsenin adı öne çıkmıyor, hareket tekelleşmiyor ve 11 aralıkta yani bu cumartesi Türkiye’nin değişik kentlerinde eş zamanlı basın açıklamaları yapılacak. Ne için Adalet için Ne için Mavi Gökyüzünün çocuklara ait olduğunu dillendirmek için. Ama burada Yeşil hareketten ısrarla seslendiğim ama nedense sesimi duymayan dostlara sitemim var, keşke çevreye olan duyarlılıklarını inatla hadi dememe rağmen yanıtlayarak bulundukları yerlerde basın açıklamaları yapabilselerdi, olmadı eyvallah. Ama bu süreci bizimle paylaşan Ankara İzmir Antep’teki diğer yerlerdeki dostlara, Bu çocuklar her türlü istismardan uzak, kendi düşlerine devam edene kadar olayın peşini bırakmayacağız. İnsan olmak adına. Anne, baba olmak adına.
Gündem ki diğer bir olay ise, gençler ve hareketler ama sosyalist duruşuma rağmen tüm bu olayları izlerken annelik tarafım ağır bastı. Karnında bebeği ile eyleme gelen kızı anlamakta zorlandım. Ben yaşadığı bir sağlık sorunu sonucu asla anne olmaması gerekenlerdendim. Çok özel bir yöntemle hamile kaldım, kariyerimi bıraktım. İşsiz ve parasız kaldım. Ama bir karar vermiştim anneliği seçmiştim. Karnımdaki canlar masumdu. Önce annelik, eğer bir çocuğu dünyaya getirmeye karar veriyorsanız ki çok ciddi bir iştir, ben devrimci gencim gitmem lazım lüksüne sahip değilsinizdir. İnsan her şeye sahip olamaz. Devrimcilik başka bir yüklemdir, sorumlulukları vardır. Dünyanın en ciddi işlerinden biridir. Yürek ister ama karnınızdaki çocuğun hakları da sizin için aslolandır. Eğer bir anlık bir dalgınlıkla dünyaya gelmiyorsa. Ülkemizde maalesef eylemlere karşı polisin takındığı tavır bellidir. İktidar kimde ise karşı taraf eylem yaptığında bunların yaşanılması kaçınılmazdır. Tüm bunları bilmemek için kahin olmaya gerek yoktur. O yüzden ben asla o çocuğun yaptığını anlamayacağım . Kızım yaşında zira. Eğer benim kızım olsaydı diyorum ama ki onlar yıllardır eylemlere geliyorlar , fikrimi sorsaydı yapma derdim. Yaparsa bedelini göze almış demektir. Kendi çocuklarımızla dünyayı değiştirebiliriz öncelikle. Kendimizi değiştiremezsek başkalarına ahkam kesme lüksümüz yoktur. Evet dünyayı güzellik kurtaracak ve bu güzelliklerden biri karnındaki o masum cenindir. Bırak dönsün dünya 9 ay sensiz. Bak ne güzeldir kokusunu aldığın an, ilk gülüşü ilk anne deyişi. Kızlarım 9 aylıkken onlara Fransız filmi Karanlıkta Dans’ı izlemiştik. Aksaray’in ilk 1 mayısına onlarla katıldık.En iyi yol arkadaşım onlar.
Evet haklarını arayacaksın, evet mücadelerini vereceksin ama riskleri hesaplayarak, bedelleri bilerek. Demokrasi isterken, faşizme yol açmayacaksın. 2 yanlış bir doğru etmiyor zira. İstesek de istemesek de oyunu kim kurarsa güçler ondan yana basıyor, sen kavgaya dalıp mücadeleni vereceksin dibine kadar ama bunu yaparken sorumluluklarını unutmayacaksın.
Çocuklar için Adalet derken bunun adil olduğuna inanmıyorum. Polisi haklımı buluyorum asla ama eski bir Greenpeace eylemcisi olarak eylemlerin özelikle bizimki gibi ülkelerde farklı yöntemleri olmalı ve kimseye böylesine fırsatlar yaratılmamalı diyorum. Ailem üzülür demişsin bence boşver aileni sen birgün hatta çoğunlukla kendin üzüleceksin. Bu ağır vicdan yükü olacak omzunda. İlk çocuğunu dünyaya getirdiğinde yaşasaydı diyeceksin şu yaşta olacak. Ona yakın çocukları gördüğünde keşkelerin olacak. Bir çocuktan bir nedenle vazgeçmek bir düşten vazgeçmektir şartlar ne olursa olsun. Bilirim, çok iyi bilirim

5 Aralık 2010 Pazar

şükran moral ve ötesi

İstanbul'da 2 aralıkta sergilediği kimilerine göre performans kimilerine göre rezalltetten sonra yeniden ve belki de ilk defa gerçek anlamda Ülkesinde gündeme gelen Şükran Moral öncelikle kimdir bakalım.
Şükran Moral Türkiye'de performans sanatının önemli isimlerinden biri.. Daha önce Yüksek Kaldırım’da hayat kadınını oynadığı o ünlü performansıyla isminden söz ettiren Moral, son performansıyla da gündeme bomba gibi düştü..
Samsun Terme doğumlu Şükran Moral, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Güzel Sanatlar Eğitimi Bölümü’nden ve Roma Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü’nden mezun oldu. İstanbul’da ve Roma’da yaşıyor ve çalışıyor
Ama öykü bu kadar basit değil, yıllar önce kendisi ile yapılan bir röportajdan alıyoruz ki, bugün bu kadar marjinal ve isyankar görünmesinin nedeni çocukluğunda başlıyor zira Şükran Moral'ın Karadenizli ailesi okumasını istemiyor. Sbep ise ya o...pu olursa. Oysa başarılı ve hırslı bir çocuk böyle olunca da o da zor olanı seçiyor ve kaçarak yııllarca ailesinden 5 kuruş para almadan okuyor.
İtalyada yaşadığı dönemde çarmığa kendini çıplak gererek oradaki dini gruplardan tepki alıyor ve ülkeden sınırdışı ediliyor ama dava açarak 1994 de İtalya'ya geri dönüyor.
Şükran Moral'ın tüm eserlerinde bir sınırdışılık var zaten, cinsellik ise onun için tau değil, sınırları zorlamayı seviyor ve bana göre içindeki çocuk hala isyanlarda.
Frida Kahlo, camillie claudel vb kadınlara baktığınızda delilik boyutuna yaklaşan sıradışılık görürsünüz ama başka birşey daha görürsünüz bir yerlerinde bir kanayan yara vardır ve irini akıtırlar bu da onların beğenirsiniz yada beğenmezsiniz ama o eserlerini ortaya çıkarır. Picasso gibi.
Milliyet'te bu konu ile röportajında "Şükran Moral’ın Milliyet Sanat Dergisi’nin aralık sayısında Fırat Demir’e verdiği röportajı hatırlıyorum. Moral orada “Amemus” ile amacının seyircinin erotik bölgelerine sızmak olduğunu söylemişti. Fakat bu amaca hizmet edecek performansın kendisinin bile üzerine çıkan bir deneyim olduğundan bahsetmişti. Öte yandan Moral “Amemus”un seyircinin üzerinde nasıl bir etki bırakacaksa, kendisi üzerinde de benzer bir etkiyi bırakacağına değinmişti"
Kendisinde yada izleyenlerde nasıl bir tepki yarattı bilimiyorum, ben o performasnı görmek istermiyim HAYIR istemem , ben bunu yapabilirmiyim bir sanatçı olsam HAYIR yapamam. Mehveş Evin'İn cumartesi Milliyet'de dediği gibi amacına ulaşmak yani ülkesinde popüler olmakmıydı hedefi emin değilim. Ahmet HAKAN gibi içine tükürürmüyüm ona da HAYIR. Cesaretine hayranım, sanatmıdır izlemedim bilemiyorum ama mühendisliğie eş zamanlı fotograf okumuş ve nü çekimlerine katılmış biri olarak orada nasıl yansıtıldığıdır önemli olan benim için kavramlsal olarak sanat olabilmesi için bunu da bilemiyorum. Ama cinselliğin böylesine absürd yaşandığı bir ülke de bizi kendimizle yüzleşmeye vesile oldu ise, iki yüzlüğümüzü sahteliklerimizi samimiyetsizliğimi sanat ile ki sanat bunun için en önemli noktadır afferim derim kendisine ve ne yaparsa yapsın onaylamasam da sıkı bir takipçisi olacağım.

21 Kasım 2010 Pazar

Bayram Günleri :Nihat SARGIN,Prenses’in Uykusu, Çocuk Hakları Günü

Öncelikle ekolojiye adanan yıllar adına Kurban Bayramlarında Kurban kesimine şiddetle karşı olduğumdan bir bayram yazısı yazamadığımı belirtmek isterim.

Bayram’ın 4. Günü Nihat SARGIN’ı uğurladık. Nihat SARGIN’ı kaybetmeden birkaç gün önce Mehmet ATAK’la yaptığımız bir konuşma sırasında gerçek bir sosyalistle tanışmadığını ifade etmişti, Hocamızın öldüğünü duyduğumda bir an bu aklıma geldi. Ben şanslıydım. Tanışmıştım. ÖDP’nin onursal başkanı Sadun Arel benim için onlarlandandı. Nihat SARGIN’da onlardan biridir. Sosyalist olmak, sosyalist duruş bir yaşam biçimidir. Yaşamın her alanına her daim yansır. Bir dönem popüler söylemlerle es kaza sosyalist olduklarını sananları sanmazsak, dünyanın en uzun soluklu yoludur sosyalizm. Yaşamak yangın yerinde, yaşamak insan kalaraktır. 21 yüzyılın bunca dayatması karşısında sosyalist kalmak , çelik bir irade, sarsılmaz bir duruş gerektirir. Nihat SARGIn asla sosyalist duruş ve kimliğinden asla ödün vermemesiyle biz bu yoldan yürüyen kılavuz olmuş insanlardandır. Duruşu, Nabi YAĞCI ile açtığı yolda meşalesinin hiç sönmeyeceğini, kavgasına-kavgamıza asla ihanet etmeyeceğimizi,onun kadar olamasak da, o yolda çaba harcayamızın bilinmesi isteriz. Elebtteki en uzun koşuysa devrim, ön siperlerde korkusucüzca koşanlardandır, marjinal görünmek pahasına ama yolu devam edecektir. Evet biraz buruğuz ama inancımızı asla yitirmeyeceğiz Nihat Hoca.

Nihat Hocayı uğurlarken , Çağan’ın son filmini izlemek için kızımla günün ilk saatlerinde Ankara Büyülü fener’de yerimizi sabahın köründe aldık. Çağan benim kuşağımın bana göre en olağanüstü adamlarından biridir. Hangi filmi bana değmemiştir merak ediyorum. Bu kaçınca Çağan yazımdır ondan emin değilim ama. Çağan seksen sonrası bir kuşağın yani bizim hiç olmayan masallarımızı, karanlık taraflarımı, içimizdeki sevgisizlikten doğan şiddetleri, onca kalabalığın arasında ıssızlığımızı bize bir güzel anlatır. Gülerken hep biryerlerde bir şeyler düğümlenir filmlerinde. Çağan içimizdeki tüm ezik eksik noktaları en iyi ortaya çıkaran yönetmendir. Şaşıfelek Çıkmazından Prenses’in Uykusu’na devam eder bu. Prensesin Uykusu asla benim en favori filmim olmayacaktır Çağan Sinemasında. Ama Nihat Hoca’yı kaybettiğimiz, yaşamımı sil baştan yapmaya karar verdiğim bu günlerde kader konusunda, koşulsuz sevgi konusunda yalnız olmadığımı düşündürerek, belki Sevinç Erbulak’la aynı olmasa da eş zamanlı yaşamımızda radikal değişiklikler yaptığım şu günlerde kararımın ne kadar doğru olduğu konusunda ve içimdeki gücü bulabilmem için bana yine Nihat Hoca gibi kılavuz olacaktır. İçinizdeki iyiyi bulmak için falan değil, düşlerinizin isterseniz kader olabileceğine inanmak ve böyle bir yol çizmek için gidin filme, tüm klişeleri unutarak, Sevgili Çağan bu bizim kuşağın sesi olmaya böylesine yürekli devam ettiğin için sonsuz teşekkürler.

Çağan bir çocuk düşüyle yola çıktığın filmin gösterime başladıktan birgün sonra Çocuk Hakları Günü idi. 20 Kasım. Bu yıl ilk defa bir çocuk hakları metni kaleme alındı. Kaleme alan usta yazar Refik Durbaş. İlk olması açısından anlamlıydı elbet. Ama metinin yazılması hala bu ülkede çocuk sorunların bitmesine neden olamıyor. Bu ülkede hala kimi çocuklar düşlerinde özgür. Bu ülkede hala çocuklar taş attığı için yargılanıyor. Bu ülkede hala çocuklar tecavüze uğruyor. Bu ülkede hala çocuklar, eğer kız çocuğu ise 2. Sınıf vatandaş, bu ülkede hala çocuklara bir birey olarak muameleme yapılamıyor. Bu ülkede hala çocuklar babaları sarhoş sarhoş gezerken sokakta dilendiriliyor, sokakta terazi tutturuluyor. Kimileri hala uçurmayı görmemiş. Çocuk hakları evrensel maddesinde 25 temel madde var ama çocuklar hala her anlamda herkese her an istismar ediliyor. O yüzden özelikle bu günlerde belki Çağan’ın filminde olduğu gibi Redd grubunu getiremesek de bir çocuğun düşlerine şans vermeliyiz. İnsan olmanın hayvan olmaktan bizi ayırdığı nokta başkalarına karşı hissettiğimiz sorumluluklarımız. Şimdi düşünün en son hangi çocuk için bir şey yaptınız. Bir çocuğun gözlerinde başlıyor hayat. Bir çocuğun ellerinde başlıyor dünya ve bir insanı koşulsuz sevmekle değişiyor dünya.

İşte tüm bunları yapamadıkça, eğer sosyalistsek gerçek bir sosyalist olmadıkça, eğer yönetmensek, çağımıza tüm yüreğimizle ayna tutmadıkça, mış gibi yaparak, mm lik hesaplarla,stratejilerle günümüzü yaşıyorsak, çocuk haklarında şov yapmanın alemi kalmıyor. Ben 8 yönetmenin çektiği fotograflarda çocukların eğitimine katkı koymak için düzenlenen etkinlikte Çağan’ın çektiği karelerin altında yazdığı yazı ile bitirmek istiyorum. “Belki çantandaki simit olabilirim. Belki kurşunkalem,belki son sayfasına gelmiş kareli defterin yada uzun çoraplı korsanın, küçük prensin, kara balığın, bir şeftali bin şeftalin olabilirim. Sadece fotograf çekerek. Bak ne çok oldum birden.”

9 Kasım 2010 Salı

Benim İzmit'im

Yıllar Sonra İzmit’te

Bir kenti birgün sessizce bırakıp gidersiniz. Tıpkı Zülfü Livaneli’nin Gözlerin şarkısında olduğu gibi. İçinde bin kaygı binbir acıyla. Kopan fırtınalar öylesine çoktur da ses çıkmaz.
Ardınıza dönüp baksanız gidemeyeceğiniz bilirsiniz ama bazen gitmek zincirleri kırmaya yeterince gücünüz olmadığı için kaçınılmazdır.
Bir sisli sabah okumak için gitmiştim İzmit’e 17 yaşındaydım.Kısa ayrılıkları saymazsam ilk büyük ayrılıktı İzmit. Sabaha karşı inmiştim kente, filler kadar açtım, açık ilk börekçiye dalmıştım. Uzun yıllar geçti okudum, mezun oldum, ilk işyerim, ilk aşkım yaşamımın birçok ilki idi İzmit. Bana bırakılsaydı asla ve asla ayrılmazdım. Değirmendere, Yarımca yarımcada türk kahvesi ve kek, Değirmendere de doğum gün kutlamalarım. Sisler arasında ama denize nazır.
Yıllarca İzmit benim yaşamımda ağır bir kambur oldu. Beynim hep gitmek istedi, tüm tatillerde, tüm bayramlarda, gövdem değil belki ama yüreğim hep ordaydı. Depremde 19 günlük kızlarımla İzmit’i arayıp yaşayıp yaşamadığını öğrenmeye çalıştığım geride bıraktığım adam. Öğrenememiştim. Hüngür hüngür kaç sat ağladım anımsamıyorum. Yaşasın istiyordum ben olmasam da, biz asla olamayacak olsam da.
Eğer bir şeyi beyninizde çözemezseniz yıllarca bir şeyler hep sakat, hep eksik kalıyor. Arıza çıkarıyorsunuz insanlara, ani dalgalanmalar oluyor, hep o yarım şarkı sonunu asla bilemediğiniz.
Ama buyıl TÜRÇEP’in İzmit’de yapılan toplantısı için çağrı geldiğinde beynim hazırdı. Yarım kalan bir yaşamla yüzleşmeye hazırdım. Biliyordum onu nasılsa göremeyecektim ama dükanları hala sağlamsa önünden geçebilecektim. Geçtim de, bir değil tam 3 dükkanları olmuştu. Onu orada yaşayan bir arkadaşa sordum bilmiyordu, demekki benden sonra İstanbul’da master’ına devam etmiş ve kimbilir belki bir daha hiç dönmemişti. Ölse eminim bu kadar bilinen bir aile çocuğu söylenirdi. Yada yada arkadaşım o göz ifademden depremde kaybettik ise de cesaret edememişti söylemeye, yanıtı bence o İstanbulda ve çok başarılı bir mimar. Aksi beynimde asla olmayacak.
Kalsaydım gerçekten yok olmazmıydı bu şehir İlhan irem’im şarkısında olduğu gibi bilmiyorum, bilemeyeceğim. Ama bu benim İzmit’im değil. Benim İzmit’im bu kadar sisli değildi. Benim İzmit’imde köpekler bu kadar uluorta gezmiyordu. Benim İzmitimde heryerden denizi görüyordum, İzmitim bu kadar kirlenmemişti. Benim İzmit’İm bu kadar çevresel sorunları yoktu. Benim İzmit’im daha temizdi. Ve daha masum. Biliyorum bu bir yanılsama değil öyleydi. Ama benim İzmit’imde de Çinili Fırın hala vardı. . İlk gün kahvaltı sonrası çay içtikten sonra çıkarken gördüğüm, kokusu aynı görüntü aynı ponçik’i ertesi gün aç bi halde istemeye gittiğimde o gün çıkmamıştı. O an anladım yaşamın geri dönüşleri yok. bir şeyi zamanında yaşamak gerekiyor. Ateş tavında dövülüyor. Ötesi yok. Yarın yok.Yarın başka bir gün.
Pazar akşamı sisler arasında ayrıldım İzmit’ten bu sefer sakindim. Bu sefer rahattım. En kısa zamanda ailemle geleceğim. 2 harika kızımla. Kaybettiğim bir şeyleri bulmaya değil, bana ait bir geçmişi, annelerini anneleri yapan kenti tanıtmak ve asla düşlerinden ben bile olsam vazgeçmemelerini çinili fırında anlatmak için. Kim bilir bir gün belki onlar İzmit’in sorunlarını çözer.

25 Ekim 2010 Pazartesi

vicdani reddim

Yaşama dair hiç bir zaman kocaman cümlelerim olmadı. Hep gölgeleri sevdim ben, sonbaharları, gün doğumlarını.Hep ötekiydim ben. hep bir adım uzak. Öteki olmaların, ıssız olmanın ne demek olduğunu öğretti yaşam bana hep, o yüzden vicdan duygum herşeyden ağır bastı, gün geldi kılıcı en çok kendime salladım. Salladım canım acımadı. Vicdanımsa sakinleşti.


Küçük bir kız çocuğuydum ben, erkesin babası figürdür ya benim ki Ağbimdi. Kocaman aşktı benim için. 68 kuşağının sıkı devrimcisi, kazandığı İstanbul teknik Üniversitesi Makina Bölümü'nü bırakmak zorunda kalan Ağbim. Uzun ve karanlık yıllardan sonra, askerliğe karşı verdiği inanılmaz mücadele yılları. Ağbimdi benim ama daha çok yolum.Kambur bir adamı, askere almaya çalışan zihniyete karşı verilen mücadele süreci. Senin için evet en başta senin için Vicdani redciyim Ağbi. İnsanın sağlık sorunu olsun, olmasın, istemediği hiç birşeye zorlanmaması için , yattığın yerde rahat uyuman için vicdani redciyim.


Evet insanın iradesi dışında hiçbir şeye zorlanmaması için vicdani redciyim.


Evet Kıbrıs Savaşını yaşamış bir ailenin , Kıbrıs Savasında insanların neler yaşadığını bizzat tanıdıklarımdan dinlediğim ve savaşın insan ruhunda bıraktığı tramvaları bildiğim için vicdani redciyim. Savaşın hiç bir mübah yönü olduğuna inanmayanlardanım.


Ancak içimizdeki barışı yakalarsak, savaşın durcağına inananlardanım. İçimizdeki huzurun en çok vicdandan geçtiğine inanırım. Vicdan ağır bir yüktür bilirim. Bu yükü taşımak taşımamak için isteğim dışında bana uygulanabilecek herşeyin tecavüz olduğına inananlardanım. O yüzden vicdani redciyim.

Ben Anneyim, ben kadınım ben evladım, babamı- oğlumu-sevdiceğimi ,savaşlarda ölsünler diye emek vermedim. Onlarla geçirebileceğim her anın beni ben ettiğini, onlarsız yaşamımın eksik kalacağını bilirim. Yaşamımı yaşam yapan asıl payda sevdiklerimse yanlarımda ölmelerini dilerim. Sebepleri olmadıkları bir savaşta asla değil. Kavga onların kavgası değildir . Ancak anneler çocukların barışçıl, hümanist yetiştirirse, dünyayı güzelliğinn kurtaracağına ve sevmekten geçtiği yolların bilinciyle vicdani redciyim.

Eğer cinsel tercihler farklı ise bireylerin buna saygı duyularak ama askere gitmediğinde de onuru kıracak, toplumda daha farklı baskıların oluşmaması için, askere bu arkadaşlarımın sonrasında yaşadıkları tramvların olmaması için,, temiz bir dünya, özgür düşünce adına, insan kalabilmek adına, bir başka insanı öldürme hakkım olmadığına inandığımdan ,yaşamın en kutsal hak olduğuna olan inancımla, sebepi olduğum şeylerin sonucu olabilmek adına, Ağbim için, hiç olmayan oğlum için, vicdani redciyim. Özgür irademle verdiğim bu kararımın sonuna kadar savunucu olduğumun bilinmesini isterim. Umud ediyor ve diliyorum ki aynı yoldan yürüyecek arkadaşlarımla uzun parkurları kısaltacağız.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

yüzün ellerin sesin

gittikçe eskiyen yüzün
unutuyorum
sadece fotoğraflarda sararmaz mış
yüzler
anlıyorum yosun tutmuş anılar
baktığım o yüz de
karalamalar silik yitik

olamadığın bir gezegende gibisin
sesin uzaklardan geliyor
derinden en derinden
bir boğuk
biri yitik
sanki kayıp bir şarkının
bulunamayan son notaları

dokunamadığım bir şiirde gibisin
ellerin öylesine yok
sıcaklığında kaybolacağım
bir paket bisküviyi paylaştığım ellerin
ellerin silüet artık
dokunsam tanımadığım bir ten gibi
yakıcı
hoyrat
umursamaz

9 Ağustos 2010 Pazartesi

her tercih vazgeçiştir

bu bir tercih sevgili
şimdi ayrılıyor yollarımız
dünsüz bugünsüz ve yarınsız
yaşam bazen beklentilerimiz dışında gelişiyor
araya giren boşluklar neleri götürmüş
karşımıza neler çıkmış
gittikçe eskiyor yüzün
yüzünü tanımakta zorlanıyorum
sesin sesin nerelerde
sahi sen gibi olur mu yenileri
aynı heyecan aynı çoşku
ben sana hep kızacağım
hep öfkeli kalacağım
yeni yollar bulmadığın için
yeniden yeniden denemediğin için
emek vermediğin için
bize şans vermedin hiç
hiç biz olamadık
ben seni hiç affetmeyeceğim
bizi bir bilinmeyene gömdüğün için
gün gelip sor kendine
değdi mi diye
sahi değdi mi

3 Ağustos 2010 Salı

ÇİAT yani Çocuklar İçin Adalet Takipçileri

2 ağustos 2010 tarihi, son bir kaç yılını, dili dini , siyasi düşüncesi ne olursa olsun, aynı düşünce de biraraya gelerek mevcut kendi görüntülerini bırakarak aynı düşüncede biraraya gelen 6880 kişi için , buruk ama asla unutamayacakları bir tarih olarak yazdıl. Zira yasanın meclisden geçmesinden sonra ÇİAÇ baştan öngördüğü üzere kendini lağvetti. Eğer uzun soluklu yollarda birlikte yürürsen, ayrılık kekremsi bir tat bırakıyor ağızda. Yeni yollara çıkacağınızı bilseniz de, alışkanlıklara, dostlara veda etmek hiç de kolay değil özünde. Öyleydi dün, herşeye biraz öfkeli, biraz buğulu, biraz melonkolik. Veda'ya hazır değildik. Ama oluverdi, çocuklar saliverilmeye başlandı. Bizlerse başka yollara çıkmaya karar verdik, istemsizce.

Bazılarımız için bu veda çok kolay kabullenilmedi ve yapılan bir çağrıyla bundan sonraki süreçleri takip etmek adına, rehabalitasyon yapabilmek adına, aileleri ve çocukları bilinçlendirmek adına, çocuk ceza kanunlarını konuşmak üzere, bir grup arkadaş yeniden biraraya gelme kararı aldık. Şimdilik azız ama yeni katılımlar var, gerçekten yürek koyan arkadaşlar var,ev ben asıl işimizin şimdi başladığına inananlardanım, eğer siz de öyle düşünüyorsanız, tek yapacağınız bana yani rana.aribas@gmail.com adresine bir mail atmanız, hepsi bu.
ÇİAT'da görüşmek üzere. Sevgilerimle.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Sol Yanımda Kurşun Yarası

ol’un Referandumla Büyük Sınavı

Merhaba
12 eylül’de yapılacak Anayasa referandumunun sonuçları kadar , sol da yada kendini sol’da ifade eden grupların yani bizlerin kendi içinde yaşadığı bölünme ve farklılık sol’un 12 eylül’den sonra geldiği noktayı göstermesi açısından bir açıdan iyi bir süreç oluyor. Sol yanımıza kurşun yarası bıraksa da. Değişimlerin 12 Eylül’in izlerinin kimlerde neler bıraktığı, bir sonraki kuşağın duruşunu bence sosyologlar incelemeli ve bize sonuçları bildirmeli. Cidden merak ediyorum.
EMEP, ÖDP; Halkevleri, TMMOB, TKP hayır diyeceğini deklare eden gruplar, Birgün gazetesinden Barış İnce ve ÖDP genel Başkan Yardımcısı Önder İşleyen’İn başlangıç imzacıları arasında olduğu bir grup bunun neticesinde “ikihayirbirden” isimli bir kampanya bile başlattı.
Tabi ki Ana Muhalef Partisi CHP’de hayır diyeceğini söyleyenlerden , hatta Kemal Kılıçdaroğlu Yönetimindeki CHP bunu siyasi araç haline getirdiği aşikar ve kaçınılmaz.
İşte bbu noktada sol da bir kesim, olabildiğince iyimser ve CHP-Kemalist-Ulusal harekete karşı olmak noktasından Yetmez ama Evet diyorlar. EDP bu konuda bu hafta sonu yaptığı toplantı neticesinde açıklayan bir parti.
Bir grup aydın Ahmet İNSEL örneğinde olduğu gibi, EVET diyeceğini yazılarından okuduğumuz kesim. Ki bu kesimi anlamakta zorlandığımı itiraf etmeliyim. Eylül ayında kapsamlı bir toplantı yapmayı planlayan harekette 3 farklı eğilim var ki eylül sonu da sadece başı gibi sol için sınavlarla geçecek gibi, zira böylesi bir hareket de bu kadar farklı yaklaşımlar, hareketi nereye götürür gibi bir soru getiriyor akla.
Bir başka duruş ise, boykot olarak çıkıyor karşımıza , neden boykotu anlamasak da. Zira hangi gerekçe olursa olsun, bazen büyük tümceler gerekmez, BOYKOT sonuca EVET olarak yansıyacak ve şu an ülkemizde bir 3. seçenek yaratabilecek güçte değiliz, korkarım hiç olamayacağız. Çünkü ,12 eylül biz de çok şeyi kökünden değiştirmiş.
Ben 12 eylül’de Hayır diyeceğim, Çünkü
1: Kenan Evren evet derken , onunla aynı noktadan baktığımıza inanmıyorum.
2: Yasa ile ekolojistlerin işinin daha zor olduğunu biliyorum , yasa incelendiğinde bariz görülüyor, sırf bu bile yetiyor.
3: Kemalist değilim ama yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var, bu yasa beni daha özgürleştirmeyecek.
4: Değişmesi özelikle beklenen , seçim barajı gibi , bugün kabul edilen TMK mağduru çocuklar yasası gibi, nükleere yasası gibi kavramlar ortada yokken yada dünden daha beter hale gelmişken, evet dersem 20 yıllık nükleer mücadeleme ihanet edeceğimi düşünüyorum.
5: Sadece 12 eylül yargılansın ibaresi için oy kullanamayacağım zira o sürece dair net bişey yok.
6: Dünden daha çok korkar hale geldim son yıllarda nedense , korkularımı bu yasa geçirmeyecek , beni özgürleştirmiyor, yeni çok sıradışı birşeyler yapmıyor, o yüzden kendi bilincimle irademle HAYIR diyeceğim.
7: Şunu biliyorum, eğer bu yasa benim düşlerimi kapsasaydı ,AKP den gelip gelmediğine bakmadan EVET derdim ama benim beklentilerime yer vermiyor. AKP fobim yok. Olamaz da.
8: Hiçbir kesim değil ama sol dan arkadaşlarımla bu referandumda farklı yerlere düşmek, sol yanımda kurşun yarası yapıyor. Oysa ………..

13 Temmuz 2010 Salı

bir aşktan ne kalır geriye

sahi ne kalır, hafta sonu dvd formatında başka dilde aşk'ı izledim, uzun zaman sonra gördüğüm en kaliteli filmdi yerli yapımlar arasında, hem sanat olarak hem görsel olarak , hem duygu olarak harika idi. Sevginin nasıl da emek olduğunu, beklentisiz emek olduğunu sıkmadan, yormadan , içine katarak işleyen bir film ve o kadar emekten sonra asla vazgeçememe modu.
oysa günümüzde aşklar pat diye başlıyor, pat diye bitiyor, rengi yok, boyutu yok, ruhu kimliği, kalbi yok, heyecan geçene dek, geçtimi herkes kendi yoluna, ariverdeçi modu. Oysa insanı insan yapan aşk. Seni tüm bencilliklerden arındıran, seni çırıpçıplak bırakan, aşk. Gurur murur bırakmayan aşk. Tüm kurallarını tuz buz ettiğin duygu aşk. Formulü yok, biçimi yok, sadece aşk. Öncesiz, sonrasız. EN imkansuz kulvarda, en umarsız çiçekler adı aşk. Kolay dan aşk çıkmıyor maalesef, elde edemedikçe, saplantı halie geldikçe büyüyor aşk ve eğer karşılklı gelişmiyorsa pat bitiyor, yoruluyor insan, bir arpa boyu yol almadıkça, yok sayıldıkça
işte o zaman bir aşkdam ne kalıyor geriye, sadece hüzün. Yani elde var koskoca bir hiç. Eyvallah.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

munzur





Munzur'un Eteklerinde
İnsan farklı yerlerde hiçbir kariyer zaafiyetine girmeden kendine sorumluluklar edinirse her hafta sonu farklı bir noktada buluyor kendisini.
Geçen hafta Mersin'de yapılan mitingin ardından , bu haftada EMO'nun her 3 ayda bir yaptığı Ankara Şube'ye bağlı, bölge koordinasyon toplantısı için, Erzurum Erzincan - Aksaray yollarındaydık. Sanırım bu edinimi kazanmamız lazımdı.
Erzurum hava alanına uçağımız indikten sonra, bizi Erzincan' götürecek servise bindik, Erzincan hava alanı kapalı olduğundan uçağımız Erzurum'a inmek zorunda kaldığından bizi yaklaşık 3 saat süren bir yolculuk bekliyordu. Yol gördüğüm en güzel yollardan biri, bir başka nehirle birleşecek Fırat adını alan Karasu nehri tüm yol boyunca sizinle ama görüntü, yeşilllik ve dağlar harika. sıkılmadan yol alıyorsunuz. Bir nehir ancak böylesine akabilir. Ama bölgede ilk HES'le karşılıyorsunuz. Kafanız takılıyor. Tam bir noktaya geldiğinizde Siz'i Tunceli kavşağında harika bir köprü karışıyor ki bence herkes bu yolu görmeli. Cennet bu olmalı daha fazlası olamaz diyorsunuz.
Erzincan'a indiğinizde bizi Şelale denen bir Munzur eteklerinde yere götürüyorlar ama tabi ki yol boyunca o kısacık mesafe de 3 adet HES'le karşılıyorsunuz. Mesafe toplamda 25 dakika ve 3 adet HES, şaşkınsınız sadece bakakalıyorsunuz. Şelale ise, Manavgat'tan , Tarsus'dakinden de abartısız harika Cennet yer değişti beyninizde. Tamamen doğanın içindesiniz ve cep telefonu çekmiyor.
Sadece suyun sesi.
Size özel donatılmış bir masada ki bölge halkı aralarında tanımadıklarımız fazla idi, çok misafirperver, komplekssiz. Bir mühendis arkadaş kalkmış servis yapıyor bize, bekleyemeyelim diye ve bizler kendi insani değerlerimizi yeniden sorguluyoruz. Bitmeyen bir güleryüz ve harika bir doğa. İnsan başka ne isteyebilir. ?
Şimdi bu yazı , gezi yazısına dönüşmesin diye, bölgenin harika tulum peynirini, el yapımı bakırlarını ve harika balını es geçiyorum. Affola.
Orada belediyede çalışan bir mühendis arkadaşa bölgede çevre derneği var mı diyorum, yok sadece TEMA var diyor. Peki TEMA ve halk HES'lere karşı mı dediğim de, hayır çok memnunuz zira ekolojik dengeye zarar vermiyor keşke daha önce yapsalardı diyorlar. Ve ekliyor Karadenizdeki gibi doğa etkilenmiyor merak etmeyin, Bize Sizden bahsettiler inanın ürkmenizi gerektiren durum yok.
Ünümüzün Munzur'u aşması iyi hoş ama yine de kafam bu duruma basmıyor. Tartışmaya girip, fasıl geçen bir ortamı germemek adına susma hakkımı kullanıyorum. O kadar insanlar ki, o kadar sıcaklar ki tamam diyorum.
Yola çıkmadan bir gece önce bir Kürt yazar arkadaşımla görüşüyorum. Ona kalsa bir Türk olarak asla gitmemeliyim. Benim adıma benden daha endişeli. Neden diyorum net bir şey yok. Öyle olunca ben de yol boyu panik ve acaba ne olabilir endişesi. Yanıtları Erzincan halkının tavırlarında yakalıyorsunuz. Halk biraz gergin , korkulu ve endişeli. O bölgede çalışan bir Malatya'lı mühendis arkadaşa ne kadar Erzincan Malatya arası dediğim de , yanıt tüm sorularıma karşılık geliyor. “ Tunceli üzerinden giderseniz çok kısa , ama ben oradan gitmeye korkuyorum, sadece ben olsam iyi, eşim ,kızım, Sivas üzerinde gidiyoruz, yol bayağı uzuyor. Ama gelin Malatya'ya seveceksiniz.”.
“KORKU” bir insanın en son yaşaması gereken duygu. Özelikle insanı hakları açısından baktığınızda yolunu değiştirmeleri şaka gibi. Ama çok da fazla bunları konuşmuyorlar. Sormamanız gerektiğini anlıyorsunuz. Ama bu yaşanan bir iç çatışma ise halkın psikolojisini bozuyor. Bunu anlamak için çok zeki olmanız Ya da uzun yıllar yaşamanız gerekmiyor. İşte tam da o nokta da bir arkadaş öneriyor. Eğer ulaşım sorununu çözer teşvik verirseniz , sorununuzun çözülmemesi için Hiçbir neden yok. Yeter ki, Gaziantep'e yapılanlar buralara da yapılsın. O zaman bu sorunlar yaşanmayacaktır. Düşünüyorsunuz kesinlikle haklı, zira bölgede büyük bir fabrika yok.
Açıkcası yüreğim ilk defa bir yerde: Karasu da kalarak, Erzurum uçağına biniyorum. Kafamsa karmakarışık.

dostlarsız bir hiç!

Yorucu Erzincan seferinin yorgunluğunu atamadan karşımızda yeniden nükleer süreci karşımıza çıkmıştı. 350 imza ile kamuoyuna sunduğumuz imza kampanyası ve NKP Yürütme toplantısı derken tam bir curcunanın içinde bulmuştum kendimi. Ama bu sefer umutluydum.
Değişik siyasi partilerden yapılan basın açıklamaları, EMO'nun basın açıklaması, NKP'nin kendini düzene koyma çabaları derken nükleer karşıtı hareket bir ivme kazanmaya başlamıştı. Nitekim bugünde Ekoloji Kollektifi'nin başlattığı bir kampanya var. Açıkcası kimin yaptığının şu anda önemi yok. Her hareket anlamlı aslında. Kimin ne yaptığı da çok önemli değil, yapılması anlamlı ve güzel. Kitlelerin bu olaya sahip çıkması, siyasi partilerin sahiplenmesi , her kesimden sesler gelmesi bu noktada önemli.
NKP nin yaptığı siteden tüm süreci başından sonuna izlemek mümkün. NKP Yürütme dün meclisde görüşmelere başladılar. Görüşmeler şu an itibarıyla devam ediyor. Bu da hareketin sürekliliği açısından başka bir önemli nokta ama kanımca 20 yıldır farklı dönemlerde iktidar olmuş partiler daha önce bir şey yapmamışken şimdi ne yaparlar açıkcası kestiremiyorum. Ama en azından deniyoruz. Bu da tabi ki anlamlı ve önemli.
Dün haberi BirGün online'da ilk okuduğumda aklımdaki tek resim helal olsun işte bu nidaları olmuştu. Günlerdir düşündüğüm ama nedense gerçekleşmeyen bir eylemi bir avuç insan yapıyordu.
58 cesur yürek, öncesi bilmediğimden kimler olduğuna takılmamıştım. Sonuçta kavga arkadaşlarımdı isimleri önemli değildi. Ta ki o fotografa gözüm takılana dek. Ümit oradaydı, Sabahat oradaydı. Erzincan Erzurum Tunceli kavşağında korkmayan ben , korkuyla yüzleşmeye başlıyordum. İbrahim'i aradığımda isimleri bilmiyorum dedi, bilerek Ya da bilmeyerek isim verememişti, vermemişti. Ne Sabahat ne Ümit cebine ulaşamıyordum. Kaç kere aradım, en son aradığım kaçtı, ne zaman sızdım anımsamıyorum. Böylesi bir nedenle gözaltında olmaları komik ve absürddü. Bizler politik nedenlerle gözaltılarını, hapisleri görmüştük ama buna anlam veremedim. Konuştuğum bir çok kişi çıkarlar gözaltından diyorlardı , aldırma. Aldırıyordum, kafam basmıyordu zira. Dostlar gözaltındaydı. İçimde fırtınalar kopuyordu. Zira gözaltı süreçlerinden geçmiş insanlarız ve iyi biliriz bu işleri. Sevdiğim insanların bu nedenle içerde olması haksızlıktı. Biz de orada olmalıydık. Omuz omuza. Elele. Ümit gtalk başlığına en son Almanya kazanır yazmıştı. Ben o satırları gtalkda göremiyordum ve tek kelime ile etim acıyordu. Tabi ki diğer dostlar da anlamlı idi ama nedense paylaşımlarınız arttıkça bazı şeyler farklılaşıyor. O an , anları ne çok sevdiğinizi, ne çok yaşamınızda onlar olmazsa ıssız kalacağınızı görüyorsunuz. Yaşamınızın puzzle'ının onlarla tamamlandığını ve asla onlardan vazgeçemeyeceğinizi. Bu gözaltılar benim kendi payıma dostluklarımı sorgulamama vesile oldu, iyi de oldu :). Çünkü onlarsız cidden eksiğim. Biliyorum ki onlar benim arkadaşım, asla şüphe etmemem lazım. Cesurlar, kocamanlar ve evet harikalar.
Yüreklerine sağlık. Sizi seviyorum. Biliyorum ki biz nükleer savaşı kazanacağız.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

ilk yazı !!

Bu ilk yazı farklı olmalıydı
kaz dağlarından bahsetmeli
inadına isyan demeliydik
çocuklar için adalet demeli
israilden bahsetmeliyidik
en son kendimize gelmeliydi sıra
olmadı hüzün aldı geçti herşeyi
en iyisi mi
gölgeni de al git
ikinci bir ilk yazı yazarız sessiz sitemsiz sensiz