17 Aralık 2014 Çarşamba

Pırlanta Almak İsteyenler İçin Doğru Adres: erospirlanta.com

Pırlanta birçok kadın için vazgeçilmezdir. Öyle ki uğrunda şarkılar bile bestelenmiştir. Tektaş ise bir efsanedir. Birçok kadının söz yüzüğü yerine geçmekte, eğer takılmaz ise ciddi problemler yaşanabilmektedir. 
Hal böyle olunca pırlanta yaşamlarımızda önemli bir yer teşkil etmektedir. 2001 yılından beri Ülkemizde bu alanda ilk akla gelen markalardan birisi erospirlanta.com dur. Aslında firma yaklaşık 14 yıldır e-ticaret yapmakla beraber, kırk yıldır sektörün içinde olan, bilinirliği yüksek olan, kendini alanında kanıtlamış, birçok ilke imza atmış, yurt dışında ürünleri satılan bir markadır.
Adını aşk tanrısı Eros'dan almaktadır. Bu isimden de görüleceği üzere firma olaya sadece ticari bakmamakta aşk gibi çok önemli ve olması gereken bir durumu yaşamlarımızda anımsatmaktadır. 
İşin içine aşk girince ortaya aşk kokan ürünler çıktığı sitenin web sayfasından rahatlıkla görülmektedir. Son derece özel, özgün tasarımlar vardır. Dahası kişiye özel pırlanta danışmanı ile anlık konuşma olanağı sürekli olarak site üzerinden mevcuttur. 
Pırlanta tektaş, yüzük, kolye, küpe, bileklik ve hepsini kapsayan setler sitede 1 yıl değişim garantisi ile satışa sunulmaktadır. Tüm ürünlerin sertifikaları  mevcuttur. 
Evlilik teklifi yapmayı düşünenlere çok değişik fiyat aralığında 0.20 ile 0.70 ct aralığında muhteşem tektaş yüzükler çok özel indirimler ile satılmakta üstelik havale ile yapılan alımlarda ayrıca % 6 indirim olanağı olmakta, peşin fiyatına 4 taksit seçeneği bulunmakta, ya da paypal ile ödeme yapılabilmektedir. Dahası  30 gün içinde beğenmez iseniz koşulsuz iade şansı vermektedir. Nerede olursanız olun, ürün fiyatı ne olursa olsun, hangi ürünü alırsanız alın, tüm ürünler  ücretsiz kargo edilmekte, sipariş verdikten sonra en geç 2 gün içerisinde ürünler stokta mevcut ise teslim edilmektedir.Kargoda da ürünler sigortalı olduğundan, hiçbir sorun yaşanmadan ürünler size teslim edilmektedir.
İnternet'ten alışveriş yapmaktan korkan insanlardan iseniz bu noktada da düşünmenize gerek yoktur ve çünkü sistem 3D  Secure Güvenlik Sistemi üzerine kurulmuştur. Kurulan bu sistemlerde bilgilerinizin çalınması, kopyalanması gibi durumlar asla söz konusu değildir.
Güçlü markalar ile yapılan büyük işbirlikleri firmanın ve İnternet sitesinin bir diğer güven veren noktasıdır. Eros Pırlanta yetkilileri kırk yıldır müşteri memnuniyeti esaslı çalışan bir firmadır ki bu da siteden yayınlanan müşteri yorumlarından belli olmaktadır. 
Sevdiği insana ya da kendinize yüzük alırken parmak ölçüsü korkusu yaşayanlar için sitede yüzük ölçer adresine girildiğinde karşınıza çıkan seçeneklere girerek, siparişinizi verdiğiniz yüzüğün parmağınıza tam uyacak şekilde gelmesini sağlayabilirsiniz. Yani burada da bir sorun bulunmamaktadır.
Tüm bunlar göz önüne alındığında bu kadar cazip olan bu şartlar altında erospirlanta.com adresinden bir ürün almamak imkansızdır

19 Kasım 2014 Çarşamba

Yeni Bir İçerik Sitesi: icerikbulutu.com

Merhaba! Bu yazıda Türkiye'nin ilk ve tek akıllı içerik platformu olan icerikbulutu.com hakkında kısa, anlaşılır, temel bilgiler vermeye çalışacağız.



Dilerseniz öncelikle videosuna bakalım:


http://www.youtube.com/watch?v=TxyTqDW7vfw




Yukarıdaki videodan da görüleceği üzere icerikbulutu.com gerek hizmet verdiği kitle ve gerekse de yazarları açısından ciddi farklılıklar taşıyan bir sitedir. Şimdi nasıl bir platform ona bakalım: Başta da belirttiğimiz gibi akıllı bir içerik platformu ve bu alanda tek. Diyelim ki icerikbulutu.com'dan bir içerik talep ettiniz. İstenen yazı, platform içinde üye yazarların olduğu ana sayfaya yükleniyor. Yüklendikten sonra, daha önceden uzun seçmeler sonucu icerikbulutu.com ailesine katılan, konusunda uzman yazarlar tarafından kaleme alınıyor. Bu yazıyı yazmaları için yazarlara 15 saat süre veriliyor. Yazar, 15 saat süre içinde eğer yazıyı yazmazsa hakkını kaybediyor. Üretilen içerik iki aşamalı kontrolden geçiyor. İlk aşamada sistem tarafından Copyspace ile özgünlük kontrolü, anahtar kelime sayısı ve kullanımı gibi kontroller yapılıyor. İkinci aşama ise editör kontrolü. Akıcılık, dil bilgisine uygun olup olmadığı ise bu aşama kontrol ediliyor. Bu aşamada yazı, tüm bu kriterlere uymaz ise reddedilebiliyor ya da eğer düzeltilebilecek kısımlar varsa düzeltmesi için yazara yeniden yönlendiriliyor. Her şey düzgün yani istenen kurallara uygun yazılmış ise

ilk onaydan geçerek, firma yetkilisine yönlendiriliyor. Yayıncı onayı verilen içerik için yazara ödeme yapılıyor. Eğer yayıncıdan onay alınmazsa yazı yeniden ele alınıyor.



Burada şu soru aklınıza gelebilir. Yazarlar nasıl çalışıyor? Yazarlar, öncelikle gerekli onayı aldıktan sonra, sisteme kayıt oluyor ve kendileri hakkında eksiksiz bilgi veriyorlar. Her yazar kendi adı ve şifresi ile sisteme girerek tamamen online ortamda yazısını yazıyor ve editöre gönderiyor. Yani içerik üreten birçok firmanın aksine burada her şey online ve yüzlerce yazar günde binlerce sayfa içerik üretebiliyor. Eğer bu konuda bir bilgi vermek gerekirse, yayına gireli 2 ay bile olmadan, 1 milyondan fazla sözcük sitenin yazarları tarafından yazılmış durumda.



Dilerseniz site kime hizmet veriyor, onun da yanıtını hemen verelim. Her ticari işletme, kendi tanıtımını yapmayı ve kendini en doğru tanıtacak yolları bulmak ister. Çünkü bir ürünün sadece kaliteli olması yetmez. Doğru pazarlanması, doğru tanıtılması da son derece önemlidir. Üstelik tanıtımı yapmak, içerik üretmek firmaların kendi asıl işi olmayıp, tamamen farklı bir iştir. Bunu yapmak, zaman, emek, istihdam yani kısaca maliyet demektir. Oysa buna da gereksinim olduğu ortadadır. İcerikbulutu.com bu aşamada markalara, ajanslara, e-ticaret sitelerine, online yayınlara, kurumsal bloglara içerik üretmek, seo danışmanlığı, marka içerik üretme yazıları, SEO uyumlu içerikler, tanıtım sayfaları, ilgi çekici blog yazıları konularında zengin bir çerçevede firmalara beklentilerin ötesinde hizmet sunuyor.



Sonuçta, özetle; kolay, hızlı, kaliteli, özgün içerik üretimi ve içerik pazarlaması konusunda ilklere imza atan, icerikbulutu.com sizin yaşamınızı kolaylaştırmayı hedefleyen bir platformdur.

14 Mayıs 2013 Salı

TÜRKİYEDE VİCDANİ RETÇİ KADINLAR


GİRİŞ:
VICDAN=ADALET=ESITLIK=HUZUR VE GUVEN=BARIş=SEVGi=PAYLAŞIM=İNSAN


Baslığımda gördüğünüz gibi en büyük rol vicdana düşer, özlediğimiz dünyayı inşa etmemiz için.
Bencileyin formül budur, sizce olmayabilir.
Vicdan; merhamet demektir.
Vicdan; adalet demektir ki en önemlisidir…
Montaigne der ki: "Her şerefli insan, vicdanini yitirmektense, şerefini yitirmeyi yeğ görür."
Bu cümle; insani insan yapan tüm değerlerin üzerinde bir değer yükler vicdana.
Elinizde tuttuğunuz bu kitap Vicdani Ret dediğimiz  bir karsı durusun destanîdir bence.
Nedir Vicdani Ret?
Silah tutmayı reddediyorum demektir.
Ben insan öldürmem demektir.
Sahneye koyduğunuz oyunda figüran olmayı reddediyorum demektir.
Ben sade yaşayıp; var olan tüm yaratılmışlarla armoni içinde yaşamayı seçiyorum demektir.
Özgür yaratılmış bilincimle BARIS’ seçiyorum demektir.
Kadınların vicdani reddini komik mi bulursunuz?
Yanlış algılamalarda, değerlendirmedesiniz derim…
Sanıyorsanız ki silahı alıp, cephede savaşan erkeklerimizdir sadece mağdur olan bu saçmalıklardan; büyük yanılgı içerisindesiniz derim sizlere…
Savaş denen handikapımızın en büyük kurbanları kadınlar ve çocuklardır.
Ruhlarını yitirmiş erkeklerle; es olarak hayati paylasan biz kadınlarız. 
Bu yaralı ruhlara evlat olarak, sevgisiz büyüme sansızlığını yasayan bizleriz, sizlersiniz…
"Vatan, millet, Sakarya" edebiyatıyla manipüle edilen  beyinlerinizin, tek bir soru sorması yeter uyanmanıza: Nerededirler acaba; onca büyük imparatorluklar, bugün tarihin sayfalarına gömülen?
Nerededir Büyük Roma?
Nerededir Pers, Bizans, Osmanlı İmparatorluğu?
Neden oldu onca genç, sevdiğinin tenine dokunamadan, baba olamadan, yaslanamadan?
Kim için?
Ne içindi kavga?
Sınırları korumak için mi?
Gerçekte olmayan, insan kardeşlerimizin uydurduğu suni duvarlar için mi?
Oysa "Dünya Hepimize yeter" *
Oysa sadece bir lokma, bir hırka yeter yaşamamıza.
Toprak herşeyi sunar bize ki hepimize yetecekten fazlasını barındırır bünyesinde, adilce paylaşmasını öğrenirsek, becerirsek…
Bu kitap tam da bu gerçeğe uyanmış, bilinçli insan kardeşlerimizin başkaldırısıdır.
Evet, bu bir başkaldırıdır.
Cezamız neyse çekmeye hazırız diyen bir başkaldırıdır.
Bizi korkutmuyorsunuz diyen bir dik duruştur.
Vicdanin tek erdem olduğuna olan inançlarıyla buna sahip çıkan  kadınların seslenişidir.
Her yasta, her inanışta ve ırkta kadının seslenişidir.
Erdemli ve onurlu durusun tarihe düşülen notudur bu kitap…
İnsanoğlunun asırlardır sürdürdüğü savaş oyununa HAYIR deme cesaretini gösteren tüm insan kardeşlerime selam olsun.

Bu kitabi hazırlayan sevgili Rana Arıbaş'a teşekkürlerimi sunmayı bir borç bilirim.
Özlediğimiz dünyaya uyanmaya gebe olsun uykularımızın sabahları…

Anjel Dikme
Paris
27-2-2013














İLK SÖZ
Algılama zorluğu çeken kimi insanlar Kadınların Vicdani Reddini duyduğunda, aynı aptalca şakayı yaptılar; "Kadınları da askere mi alıyorlar?" Bu kadar ilkel bir soruyu yanıtlamak gereği duymadık ancak tarihe not düşmek adına, vicdani reddini açıklayan kadınlara ayna tutmak istedik. İki temel kurguda gerçekleşti kitabımız: Kimdir bu kadınlar ve ne dediler? Sizlerin de bildiği üzere iki tip vicdani ret var. Total retçiler ve vicdani retçiler. Biz burada ikincisini; vicdani retçileri ele alıp, birincisini yani total retçileri bir başka kitaba sakladık. Bu kadınlarin arasında anarşistler de var, sosyalistler de, ya da hiçbir biçimde siyasi kimliği öne çıkmayan kadınlar. Hatta; hiçbir biçimde siyaset yapmayan kadınlar.
Yaş aralığı farklı, 19 yaşında bir öğrenci de var, 60'lı yaşlarında emekli bir kadın da.
Herkes vicdani ret yapabilir mi? Kadınlar yapsa ne olur, yapmasa ne olur diyebilirsiniz. Baştan "Yok canım onların tuzu kurudur." diye de düşünebilirsiniz.
Peki ya öyle mi?
2009-2012 yılları  arasında yapılan bu açıklamaların gerekçesi nedir?
Neden vicdani ret yaptılar?
Okuyun kendiniz karar verin.
Bize bu kitabı yayınlama şansı veren Propaganda Yayınları ve Can Başkent’e sonsuz teşekkürlerimizle.
Rana ARIBAŞ
1.1.12 Aksaray

GİRİŞ :
Bu kitapta önce kavramları inceleyeceğiz.  Bağlantısını kurmaya çalışacağız. Çünkü kavramları doğru oturtmadan, konuyu hiç bilmeyenlere ahvalimizi doğru anlatabileceğimiz kuşkusuna düşmek istemiyoruz. Eğer kavramları doğruca yerine oturtursak bir ilk adım atacağız. Sonra bu kitap fikri nereden doğdu  onu açıklayacağız. Akabinde vicdani ret platformu tarafından yapılan çağrı metnine yer vereceğiz. Akabinde vicdani ret metinlerini gireceğiz ki bu 2009-2012 arası açıklanan kadın vicdani ret metinleridir. Ardından vicdani retçi kadınların kimler olduğunu inceleyip, son sözümü söyleyip kitabı noktalayacağız.


Kısaca Tanımlar :
İlk sorumuz şu?
Vicdan Nedir?
Bunu; iki başlıkta ele alacağız.
Psikolojik anlamıyla ve felsefi anlamıyla.
Psikolojik anlamıyla vicdan; yanlış ve doğrunun ne olduğunu bildiren duygu, içsel ses, davranışlarımızın ahlakça değerli olup olmadığı hakkında öznel şuurdur. Bu şuur; yapmayı ya da yapmamayı öğütleyerek, uyararak, suçlayarak, kınayarak, yargılayarak, onaylayarak, kendine özgü bir biçimde yaşam ve eylemlerimize etki eder. Ruhsal bilgiye göre vicdan: ruhun öz malı olan bir yetenektir, kudrettir ve tekamül oranında gelişir.

Vicdan; insan ruhunun en mümtaz hususiyeti en ileri bilgi kaynağı… O, birşeye “evet” dedi
mi; onu ne akil yalanlayabilir, ne de duyu organları…

Vicdan, akil ve beş duyu… Hepsi de insana birşeyler takdim ederler, ayrı ayrı hakikatlere  kapı açarlar. Ama, uüstünlük daima vicdandadır
. Onu akil takip eder. Beş duyu ise en sonda gelir.

Gerçek akil bir hakikati buldu mu, onun duyu organlarına ters düşmesi hiçbir mana ifade etmez. Bunun en güzel örneği, dünyanın döndüğünü aklin emretmesine karşılık hissin reddetmesidir. Neticede akil galip gelmiş, hüküm ona göre verilmiştir. 

Hissin akil karşısındaki durumu ne ise, aklin vicdan karşısındaki durumu da odur. Vicdana ters düşen bir akılla amel edilmez. Bir hakikati vicdanen biliyorsak, onun olmadığına dair getirilen bütün akli(!) deliller demagojiden ileri gitmez. Mesela; yaptığımız bir haksizlik için vicdanimiz bizi tazibe ediyorsa, aklin ileri süreceği hiçbir özür, derdimize deva olmaz.

İnsan birçok hakikati vicdanen bilir. Görme, işitmeden ne kadar farklı ise vicdanen bilme de aklen kavramadan o kadar ayrıdır. Vicdanda kıyas, mantık, fikir yürütme hipotezler kurma yoktur. O, bütün bunlara muhtaç olmaksızın hakikatleri doğrudan bilir.

Maviyi yeşilden gözümüzle ayirdettigimiz halde, “şefkatin sevgiden” yahut “korkunun endişeden” farkını vicdanen biliriz.

İnsan kendi varlığını da vicdanen bilir. Bunun için düşünüp taşınmasına, “
Acaba ben var mıyım, yok muyum?” diye bir soru ortaya atmasına ve sonunda “Mademki düşünüyorum, o halde varım.” gibi manasız deliller getirmesine ihtiyaç yoktur. İnsan kendi varlığı gibi, kendi sıfatlarını da yine vicdanen bilir. Hayatta olduğunu, ilmi, iradesi bulunduğunu, görmeye, işitmeye sahip olduğunu hep vicdanen bilir. Bunlardan şüphe ettiği olmaz.

İnsan, gözüne inanmayabilir; “
Acaba yanlış mı görüyorum?” diye gözlerini ogusturup yeniden bakabilir. Keza, aklına da inanmayabilir; “Yanlış mı anladım?” diye yeniden okuyabilir. Ama vicdani algılayışta, onun bildirdikleri hakkında böyle bir tereddute düştüğü olmaz.

Felsefi Anlamıyla Vicdan: Vicdan; tutum ve davranışlarımızın ahlakça değerli olup olmadığını yargılama bilincidir. Bir çeşit iç mahkemedir. Bireyin iyi ya da kötü arasında secim muhakemesi yapmasıdır.

Vicdanî ret (VR); bir bireyin politik görüşleri, ahlaki değerleri veya dinsel inançları doğrultusunda zorunlu askerliği reddetmesidir. Vicdani retçiler kendilerini antimilitarist ya da pasifist olarak tanımlayabilmektedirler.
Total Ret: Bu hakkın uygulanması ülkelere göre farklılık gösterebilmektedir. Bazı ülkeler zorunlu askerliğe alternatif olarak vicdani retçilere kamu hizmetinde bulunma olanağı sunarlar. Birey kamu hizmetini de redderse buna "Total ret" denir.



Peki ya aradaki bağlantı?

Vicdanı ister felsefi boyuttan alın, ister psikolojik fark etmez, vicdan vicdandır. Siz bilirsiniz… Anlarsınız
Vicdanınız elvermediği her şey aslında ret’tir. Bu kadar basit. Sizin üşüyen bir çocuğa duyarsız kalabilmeniz vicdansızlık, ama o çocuğun üşümemesini istemeniz vicdanınızın elvermemesi, isyanı, yani reddir. Ancak bir şeyi reddederek yeni bir yola çıkabilirsiniz. Reddetmek için önce sağlam, akıl tutulmasına uğramamış bir ruhunuzun olması gerekmektedir. O yüzden vicdan da, ret de birbiriyle ilişkilidir. Vicdani ret; algılamalarında sağlıklı bir beyin,  bilinçli bir farkında oluş hali gerektirir. Bunu yapabilenler zaten birçok şeyi kafasında betimlemiş insanlardır.

Bu kitap fikri nereden nasıl doğdu?
Hemen şu notu baştan düşelim. Yüksek sesle düşündük. Yüksek sesle sorduk. Herkes okusun diye basit bir anlatım dili seçmeye çalıştık. Sürçü lisan ettiysek affola. Bu kitap bir kadın imecesidir.

Bu kitap uzunca bir süre düşünüldükten sonra kaleme alınmaya başladı. Kitabın ilk sözünde karşılaştığımız absürd sorudan bahsetmiştik. Belki de bu;  bizim bu kitaba karşı kendimizi sorumlu hissetmemizin başlangıç noktasıydı. Bunun devamında CAN BAŞKENT ile farklı platformlarda karşılaştığımızda bir gün önüme kendi yayınlarından çıkan bir vicdani ret almanağı koydu. Önce şunu belirtmeliyim ki CAN ile ya da Cansız bu kitap çıkacaktı. CAN’ın almanağı benim için anlamlı ama yeterli değildi. Ben daha farklı birşeyler arıyordum. Sadece metinler beni kesemezdi. Kesmedi de. Kadınların sıradan özgeçmişlerini koymak da kafamdaki resme uymuyordu. Birbirinden kopuk, metalik parçalar gibi duruyordu kafamda. Ancak duruş noktama, bilgi ve birikimime, beni ben eden değerlerin farkındalığı ile yola çıkabileceğim en iyi şey bu kitabı hazırlamaktı. İnternet ortamında zaten birçoğuna ulaşacağınız bu verileri toplarken altında, yani suyun görünmeyen yüzünde neler vardı onları gormek istedim. Satır aralarını, söylenmeyenleri, derinlikleri, bu kadınları tanımak istedim. Hepsi ayrı ayrı bir bütün olsa da, birleştiklerinde tek bir öykü çıkacak mıydı karşıma merak ettim. Kadın olmak neydi, vicdan ne ifade ediyordu? Merak ettim. Yargıç ya da cellat olmaya çalışmadım. Anlamaya çalıştım. Dinledim. Tanımayı denedim.  Farkındalığımızı ancak böyle artıracağımıbiliyordum. Ayakları yere bassın, herkes okuyabilsin, okudukça düşünsün istedim. En çok da kendi sınırlarımı görmek istedim. Hayata atacağım çizik böyle olsun istedim.
Bu fikri öncelikle üyesi olduğum ki bu yaklaşık iki yıl önce idi, vicdani ret platformu ile paylaştım. Bir arkadaş hariç hepsi çok olumlu yaklaştı. Hilal Demir ve Anjel Dikme katkı koymaya çoktan hazırdı. Nitekim beraber yola çıktık. Onlar da zaten vicdani reddini açıklayan kadınlardı. Ama her birimiz ayrı kentlerde idik. Farklı işlerimiz vardı. Sorumluluklarımız vardı. İşler ciddi bir biçimde bir araya gelemeyince de aksadı. Ancak, kafamızda kitap hep gidiyordu. Biz de bu kitabı beynimizde, kâğıda dökmesek de kaleme alıyorduk. Beynimizde akıyordu. Sonra birgün pat diye Anjel'in iletisini aldım. "Kitap ne oldu?" diye soruyordu. Akabinde siz buna kader deyin, ben tesadüf. Can yayınlanacak kitaplar aradığını söyledi. Böylece kitap son sürat kâğıda dökülmeye başladı. Ara Güler bir sözünde, ben fotoğrafı kafamda bitiririm demişti. Biz de kitabı çoktan kafamızda bitirdiğimizden çok kısa bir sürede şekillendirmeye başladık. Bizim bildiğimiz, içinde olduğumuz bir dönemi ele aldık. Çünkü aynı yolda yürüyen, birbirimizden beslenen insanlardık. O yüzden kitabın dönemini sınırlı tuttuk. Bizden öncekileri anlatacak kadar bilmiyorduk. Açıkçası zamanımız da yoktu. Ancak en iyi bildiğimiz şeyi anlatarak yol alabilir, verimli olabilirdik. Sevmenin tanımaktan geçtiğinin bilinciyle. Bir de; (Eminim bir gün birileri yazacaktır) 2009-2012 dönemi Türkiye’nin temel taşlarının yerinden oynadığı, alfabesinin yeniden şekillendiği bir dönemdir. Bir gün bu dönemi inceleyecek olanlar için de özelikle bu dönem yapılan her hareket ki bunda vicdani ret hareketi de dahil önemli bir anlam içerecektir.
Tabi ki bu kitabı yazarken bizlerin de yaşamında ciddi değişimler oldu ama gücümüzü ve inancımızı yitirmeden birbirimizden yol aldık.
Size bir şeyler aktaralım derken aslında kendimiz çok şey keşfettik. Teşekkür ederiz. Doğum sancıları yaşadık ki bu bile enfesti.
Kitapta vicdani ret yapan kadın arkadaşlardan kendilerini anlatmalarını istedik. İstedik ki onların karalamaları olsun. Yanıt veren arkadaşlarımızın metinlerini aynen kitaba koyduk. Bir nedenle elimize ulaşamayanlarda ise inisiyatif kullandık. Dilimiz sürçtü ise affola.
Peki, ama neden kadınların vicdani reddi bu kadar önemliydi?
Biraz da buna bakmak lazım işin özünde:
Kadın anadır. Analık doğurganlığı, devinimi, sürecin devam etmesini getirir. Nedir analık? Analık sadece en basit anlamda yavrusunu dokuz ay karnında taşımaktır ama olayı bu kadar basite indirgemek bu kitabın amacı ile terstir. Bizler zaten asla olaya bu açıdan bakmadık. ABD’de yapılan bir araştırma, her annenin çocuğunu sevemediğini göstermektedir. Bizim burada özelikle Anne değil, Ana diye tanımlamaya çalıştığımız şeyin, güdüsel doğurganlıkla alakası yoktu. Bizim burada ana dediğimiz kavramın, doğurganlıkla alakası yoktu. Nitekim vicdani retçi kadınların çoğu çocuk sahibi değildir. Ayrımcı bir yaklaşım hiç değildir. Erkekleri küçümsemek de değildir. Burada ana kelimesi bir metafordur. Bir varoluş biçimini açıklamaktadır. Yani; duyarlılığını yitirmeyen, her şart altında üreten, topluma karşı kendini her daim sorumlu hisseden, sevdikleri için, kendinden vazgeçebilen, klişelere sığınmayan, yeri geldiğinde aykırı olmak pahasına ses verebilen.  Kadın, topraktır biraz bu bağlamda. Kadın hamura şekil veren eldir. Kadın candır.  Doğursun ya da doğurmasın bir başka canlının vücut bulma sürecinde dünyanın neresinde olursa olsun, en çok emek veren Anadır. İşte tüm buralardan baktığımızda kadının evrimi ve gelişimi, yeni neslin şekilleneceği ile birebir doğru orantılıdır. Kadın kendini geliştirmiş, ön yargılarından, egolarından uzaklaşmış, şefkatini, merhametini, adalet duygusunu ve asıl önemlisi vicdan duygusunu yitirmediği oranda sağlıklı nesiller yetiştirebilecektir. Kadın erkek çocuğu ile kız çocuğunu aynı kaynaktan, aynı dengede yetiştirebildiği ölçüde toplumlar kimliklerini kazanacaktır. Ayrımcılılığın hiçbir türüne gitmeden. Ama kadınlar toplumsal baskılandırmaların etkisiyle dünyanın neresinde olursa olsun, erkek evladını yetiştirirken daha farklı yetiştirmektedir. En basit nedeni soyadını sürdürecek olmasıdır. Erkek evlat soyun devamıdır. Bizim ülkemizde maalesef ben de bir aşiretten geldiğimden bilirim, anne tarafından, erkek evlat doğurana kadar doğurtulan kadınlar ya da erkek evlat doğuramadığı için üzerine kuma getirilenler vardır. Kadın, erkek çocuk doğurmazsa hala 2. Sınıf vatandaştır. O yüzden kadınların bilinçlenmesinin, isyan etmesinin zamanı gelmiştir. Eğer bizler yeni nesillerin farklı olmasını istiyorsak buna kadınlardan başlamalıyız. Kadının, doğa kimseye eşitlik vermese de, erkekle denk olduğunu kabul etmeliyiz.

Buradan baktığımızda kadının yapacağı vicdani ret önemlidir. Kadınlar vicdani ret yaptıkça ve bunlar geniş kesimlere duyuruldukça nerede yaşarsa yaşasın bu öncü olacak, diğer kadınları cesaretlendirecektir. Cesaretlendirmekle de kalmayacak, kadınlar nice bedeller altında doğurdukları, yaşatmaya çalıştıkları evlatlarını, sebebi olmadıkları, asla da sonucu olmayacakları bir savaşta piyon olarak kullanilmalarini kabul etmeyeceklerdir. İster zengin olsun, ister fakir çocuk sevgi ile büyür, çocuk yürekle, çocuk azimle ve çocuk aşkla büyür. Kimse çocuğunu kralların saltanatında haramilerin yemi olsun diye büyütmez, büyütmemelidir.  Bir çocuk böyle büyümez. Bir çocuk bunun için büyütülmez.
Erkeğin vicdani ret yapması kolaydır. 18 ay askerlik istenen bir ülkede doğal olarak askerliğe kimse gitmek istemez, Dünyanın her yerinde teknoloji bu kadar ilerlemişken kimsenin yaşamından 18 ay çalınması gerekmez, erkeklerin de buna itiraz etmesi son derece reel bir tavırdır. Hoş bana göre 3 ay olsa bile gereksizdir. Yaşamım boyunca bu işin profesyonelce olması gerektiğine inananlardanım ama tabi ki bu düşüncem beni bağlar.
Erkeklerin bir başka itiraz nedeni, inanış biçimleri olabilir. Buna da saygı duymak gerekir. Kimse bir şeye zorlanamaz. Dinde zorlama yoktur der İslam inanışına göre Bakara Sure’sinde.
Ya da bizim ülkemizde yine çok konuşulamayan bir kavramdır eşcinsellik, hani hepimiz çok masumuzdur da, bu eşcinseller baş belasıdır yaklaşımı vardır ve bu ısrarla, faşistçe dayatılır. Eğer Siz eşcinselseniz ve kendinizi o bedene hapsedilmiş bir kadın gibi görüyorsanız askerlik yapmak istememeniz son derece normaldir. Ama illa cinsel kimliğinizi yine bana göre açıklamanız gerekmez. Yatak odanız kimseyi ilgilendirmez sonuçta. Bedeniniz de.
Sonuç olarak erkeklere askerlik zorunlu hizmet iken, onların kendilerince bir neden bulması kaçınılmazdır, anlaşılabilir, buradan bu vesile ile Tayfun GÖNÜL’E Türkiye’nin ilk vicdanı reddini yapan adamına bir selam yollayalım, yıldızlara.
Ama Kadın, başkaldırırsa
Kadın Ana olursa ( metafor olarak)
Kadın Kucaklarsa
Resim bütünlenecektir.
Ve hiçbir resim tamamlanmadan bitmiş sayılmaz. Kadının vicdanı reddi en az erkeğinki kadar anlaşılır, hatta daha saygı duyulur boyuttadır.
Ağabeyimi kaybettiğimiz 99 yılından sonra, babam topu topu 3 yıl yaşayamadı bile. Çünkü kambur, sosyalist, devrimci oğlunun yerine eşdeğer bir sevgi koyamadı. Oğlu içindeki isyandı biraz, cesaret, umut. Ağabeyim öldüğünde babam en çok bu kavramlara olan inancını yitirdi ve oğlunun 3. Ölüm yıldönümünde onunla beraberdi artık.
İster total ret olsun, ister vicdani ret, durup dururken ortaya çıkmamıştır. Herkesin bir karanlık tarafı vardır ve asıl o karanlık taraflar insanın görünen yüzünü ortaya çıkarır, insanların karanlık yönü ancak görebildiğimizi sandığımız kadardır, ancak onları asla tamamen görme şansımız da yoktur. Ama aslolan mevcut şartlar altında değerlendirebilmektir. Biz de bu kitapta kimsenin karanlığını deşeleme derdine düşmedik sadece ışığı yansıtmaya çalıştık. Ne kadarı yansıdı, o sizin görmenize bağlı. Ama kitabı okuduğunuzda göreceksiniz ki, burada öykü bir bütün. Belki sadece biraz zor bir puzzle o kadar. Belki yeniden okumalar gerekir.
Vicdani ret bir duruştur. Cesarettir. İlkeselliktir. İlla eşcinsel olmanız, illa erkek olmanız, illa solcu olmanız, illa okumuş olmanız gerekmez. Hayat buralardan akmaz, hayat basit cümlelerden ibarettir aslında, siz basit ve yalın halde en doğal hakkınızı kullanırsınız, ülkemizde kabul görmese de, reddedersiniz buna kimse karışamaz. Belki size "Ben yapınca ne değişecek?" gibi gelebilir ama inanın çok şey değişir. Bazen tek bir adım, devamında bir sürü hareketi getirir. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Birikir birikir anlam kazanır, yeter ki siz kendi adımınızı sağlam atın. İnanın hiçbir adım boşuna değildir. Deneyin denemekten korkmayın.


























KADINLARA VICDANI RED CAGRISI- BARIŞ İÇİN VİCDANİ RED PLATFORMU

Merhaba,

‘Vicdani ret’; kişinin dini, ahlaki, insani, felsefi, politik ve benzer nedenlerle "silahlı hizmeti" (?!), yani askerliği reddetmesi olarak tanımlanıyor.

Vicdani ret hakkı gelişmiş tüm demokrasilerde en doğal haklardan biri olarak tanınırken, Türkiye'de ise ömür boyu hapis, işkence ya da kaçak bir yaşama, sivil anlamda ölüme dönüşen bir sürece tekabül ediyor.

Vicdani ret bir ‘hak’ olarak düzenlenmediği gibi bir ‘suç’ olarak da düzenlenmemiştir. Bu sebeple vicdani retçiler asker sayılmakta ve vicdani kanaatlerine uygun eylemleri başkaca askeri suç tanımlarına sokulup, bu şekilde cezalandırılmaktadır.

47 üye ülkesi bulunan Avrupa Konseyi’nde ise sadece iki ülke vicdani ret hakkını tanımamaktadır. Bunlardan birisi Türkiye, diğeri Azerbaycandır, Azerbaycan’da kanunlaştırma çalışmaları tamamlanmak üzeredir.

Bu iletişim gurubundaki herkesin vicdani reddini açıklaması ya da açıklayacak olması gerekmiyor kuşkusuz.

Son otuz senedir on binlerce insan canının savaş ekonomisine, savaş zihniyetine kurban edildiği, bu ölüm ekonomisine vergilerimizle doğrudan bizim de suç ortağı edildiğimiz Türkiye’de, “kadın vicdani reddi”nden çıkarak, “vicdani-total redde, “savaş karşıtlığına”, “şiddet karşıtlığına”, “militarizme”, şiddetin özellikle kadına, çocuğa, diğer canlı türlerine uygulanmasının fallosentrik, milliyetçi, devletçi, ırkçı, heteroseksit, türcü kökenlerinin militarizmle ilişkileri üzerine fikir teatisinde bulunabileceğimiz, haberleşebileceğimiz bir grup.

Bu grup oluşumu önce, bir grup Müslüman kadına yazılan özel bir mektupla başlamış, daha sonra bu kadınlardan gelen talep üzerine mektup her inançtan ya da inançsız, her ideolojiden, her etnisiteden, her sınıftan kadınlara genişlemiş ve bir iletişim grubu kurma fikrine evrilmiştir.

İsrail gibi kadınların askerlik mecburiyeti olan ülkeler dışında, kadın vicdani reddini “entelektüel bir faaliyet” diye küçümseyen, hatta tam bir sivil itaatsizlik olarak bile görmeyen genel bir anlayış hakim maalesef.

Oysa her ne kadar mevcut askerlik kanununda askerlik “vatandaşlık görevi” olarak tanımlanarak kadınlar ve heteroseksüel olmayan ve ya engelli erkekler vatandaş bile sayılmamış olsa da. Pınar Selek’in Sürüne Sürüne Erkek Olmak kitabının girişinde çok güzel tahlil ettiği gibi askerlik sadece heteroseksüel erkekleri değil; kadınlar, farklı cinsel yönelimdekiler, engelliler, çocuklar vb toplumun bütününü ilgilendiren bir sorundur.

Murat Belge’nin Türkiye, Almanya ve Japonya örnekleri üzerinden militarist devlet-militarist toplumu ele aldığı yeni kitabında da açıkladığı gibi Türkiye’de herkes militarizmle maluldür.

Aslında militarist ezber Foucault’un mikrodan makroya olarak tanımladığı yöntemle ailede başlar, okulda devam eder (müfredat da tümden bunun meşrulaştırılması üzerinedir) askerde en net halini alır. Türk erkeği bir üst otoriteye boyun eğmeye, bir altında gördüğünü otoritesine koşulsuz teslim almaya şartlanır. Ve bu gazetelerde gün geçmiyor ki bir tanesini görmediğimiz kadın cinayetlerine, tecavüzlere kadar uzanır.

Her şeyi bir “suç ve ceza” mantığına oturtan zihniyet kadın vicdani reddinin “ceza”dan muaf için meşru görmemeye çalışır oysa maalesef kadınlar vicdani retlerini açıkladıklarında, vicdani reddi desteklediklerinde, militarizme karşı duruşlarında TCK 318’in, yani fikir ve ifade hürriyetini gasp eden “Halkı Askerlikten Soğutmak” kanunun tehdidi altındadırlar. Üstelik bu kanun, mevcut Anayasa’nın ayrımcılığa dair 10. maddesine de aykırıdır. “Halkı İşçilikten Soğutmak”, “Halkı Öğretmenlikten Soğutmak”, “Halkı Gazetecilikten Soğutmak”, “Halkı Dansözlükten Soğutmak” gibi bir kanun duydunuz mu?

TCK 318’den ilk yargılanan ve hapis yatan kadın, henüz ismi TCK 155 iken Bilgesu Erenus’tur. Zuhal Olcay, Lale Mansur, Perihan Mağden, Bülent Ersoy gibi pek çok kadın TCK 318’den yargılanmıştır.

Militarizmin kadın erkek ayırt etmeksizin, üzerimizdeki etkileri, üstelik vergilerimizle bizi de pasif suç ortakları eden etkileri korkunç boyutlardadır.

Sadece iktisadi açıdan baktığımızda, KHIP raporuna göre TSK bütçesi, ki vergi muafiyetleri ve örtülü dahil edilmeden 2010’da yine artmıştır. Ve 2011’de daha da artması projelendirilmiştir. Bu artışlar eğitimden, sağlıktan, istihdamdan, kadın, çocuk vb’den tasarruflarla sosyal devleti alaşağı etmektedir.

Mesela, haftanın 5 günü Eskişehir semalarında askeri güç gösterisi olarak yapılan uçuşlarda, bir askeri uçağın kalkış maliyetine orta ölçekli bir kadın sığınma evi açılabiliyor (bu uçuşların simülasyon odasında yapılma seçeneği var). Peki, her beş günde bir, bir kadının kocası ya da akrabaları tarafından öldürüldüğü ve toplan 52 kadın sığınma evi olan Türkiye’de, bizim vergilerimizle alınan 6 savaş helikopterine ödenen 400 milyon dolarla kaç kadın sığınma evi açılır?

Bir de bu bütçenin tezahürleri vardır ki, 20 senede öldürülen 50 bin insan, yakılan yıkılan 5 bin köy, doğrudan hedef alınarak öldürülen 485 çocuk… Ki bu suçlar kanunlarla kamufle edilmiş, suçlular yargılanamamış, beraat ettirilmiş ya da sembolik cezalarla yırtmışlardır.

“Ordu Millet” efsanesi nasıl bir tarihsel süreç içinde doğdu, gelişti, yaygınlaştı? Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana kadınlar ve erkekler, kadınlık ve erkeklik bu efsaneyle nasıl ilişkilendirildi? “Her Türk asker doğar” anlayışı nasıl normalleşti? Bunda eğitimin, özellikle de askerler tarafından verilen Milli Güvenlik dersinin nasıl bir rolü oldu? Zorunlu askerlik deneyimi erkekleri nasıl millileştirdi, disipline etti ve erkekleştirdi? Vicdani ret hareketi bir yandan ordu-millet efsanesini sorgularken başka neleri sorguladı? Bu süreçte cinsiyetçilik ve karşı cinsiyetçilikle (heteroseksizm) militarizm arasında nasıl bir ilişki kurgulandı? Kadınların “retçi” olması ne demek? Vicdani ret mücadelesi hangi eksenlerde şekillendi, nerelerde tıkanıklık yaşadı?

Maalesef en insani sivil itaatsizliklerden biri olan “vicdani ret” bile ülkemizde bir yerden sonra ciddi tek tipleşme ve statükolaşma süreçleri yaşandı. Bu noktada oluşan bazı iktidarlar önce Kürt Vicdani Reddini, ardından Müslüman Vicdani Reddini “vicdani ret” saymamaya kalktı, Kadın Vicdani Reddini tuzu kuru bir fantezi olarak görmeye çalıştı. Ki yine bir tektipleştirme çabasını bazı feminist, anti-militaristler de yaptı, kendi doktrini harici kadın vicdani retlerini “fasulyeden” saymaya kalktılar.

Evet, vicdani reddeki büyük problemlerin biri de bu “tek tipleştirme” geleneğidir. Mesela bir kadın anti militarist bir görüş geliştirmeden, sadece oğlunun, kocasının askere gitmesini istemediği için vicdani reddini açıklamışsa, biz bunu “vicdani ret” saymayacak mıyız? Ne hakkımız var, ne haddimize?

Kadın Vicdani Retleri toplumsal farkındalığın arttırılması adına da çok önemlidir.. Biliyorsunuz medyada birazcık meta değeri kazanmaya başlamış erkek vicdani retçiler de (Mehmet Bal, Halil Savda, Enver Aydemir vb) sahte çürük raporları verilerek gündemden düşürüldü. Bir sonraki duruşmasına bilirkişi gelecek, hukuk literatürünün en komik davalarından Eskişehir’deki “Herkes Bebek Doğar” davası (TCK 318) ya da 10 yıldır hürriyeti gaspedilen İnan Süver bile gündeme gelemedi.

28 Mayıs 2011’de ilkini, Pınar Selek’e ithafen Amargi’de yaptığımız Kadın ve Vicdani Ret /Barış İçin Vicdani Ret panel-forumlarına devam edeceğiz ve her panelde vicdani retlerini açıklayan kadınların, metinlerine yer vereceğiz.

Vicdani ret ve vicdani ret metinleri şahsidir. Herkes meşrebine, biyografisine izafeten, inancı, ideolojisi ya da başka nedenlere dayandırarak mevcut şartlarda ya da tüm şartlarda niye askerliğe karşı olduğunu kendisi için ilan eder. Kimisi total ret boyutunda bu açıklamayı yaparken, kimisi mevcut kanuni düzenlemede getirilen bu yükümlülüğü silahla alaka kurmamak, ölmemek, öldürmemek vb nedenlerle askerlik yapmaya karşı olduğunu ama buna mukabil tutulacak başka bir sosyal görevi kabul ettiğini açıklar.

Devlet ve aygıtlarından TSK niçin vicdani reddin toplumsal farkindaligindan bu kadar çekiniyor? Bunu engellemek için bütçeler ayırıp stratejiler geliştiriyor?

Siz bugüne kadar bir çatışmada ölmüş bir tek başbakan, cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı, milletvekili, büyük burjuva, büyük bürokrat, rütbeli asker oğlu gördünüz mü? Nedense hep fakir ailelerin çocukları, "vatan sağ olsun" diye "şehit” (!) olur, siyasi ve iktisadi güç vasilerinin oğullarına bir turlu "şehitlik" (!?) mertebesine erişmek nasip olmaz. Ya bir gün bu aileler şehitlik lolipopunu yemezlerse, kimin kapısına dayanırlar?

Şüphesiz devletler ideolojik aygıtlarıyla, hepimize pek çok hatalı ezber empoze eder. Oysa ağızlara pelesenk olmuş ezberlerin aksine milliyeti ne olursa olsun hiç bir bebek asker doğmaz. Potansiyel katil ya da maktul olmak bir erdem değildir.

Ama bu hususta bir toplumsal farkındalığın gelişmesi, savaştan siyasi ve iktisadi güç vesayeti sağlayanlar için büyük tehlikedir. Kolluk bütçesi tartışılmaya, devletin cebren aldığı vergilerin silaha değil de sosyal alana (yiyecek-içecek, iskan, sağlık, eğitim vb) harcanması talep edilmeye başlandığında, hatalı ezberleri harekete geçirip, bütçesine meşruiyet kazandırmak için, hemen bir "tehlike", bir "savaş" yaratır. Mesela ABD'de ordu bütçesinin en çok tartışıldığı iki senenin birinin akabinde Afganistan, birinin akabinde Irak Savaşları başlatılmıştır.

Türkiye Cumhuriyeti devletini asker kökenli kişilerin kurduğunu, bu ülkede üç askeri “darbenin” yapıldığını, ordunun kendisine sadece ülkeyi iç ve dış düşmanlara karşı koruma görevi vermeyip ulusun baştan aşağı yaratılmasında baş aktör olduğunu dikkate aldığımızda askeriyenin ve askerlik kurumunun toplum üzerinde ne kadar etkili olabileceğini tahmin edebiliriz.

Bu etki; politik, ekonomik, kültürel ve sosyal yaşamımızda kendini nasıl güçlü bir şekilde hissettiriyorsa, hukuk sistemimizde de aynı güçlü etki görülmektedir. Örneğin, 1982 Anayasasının Geçici 15. maddesi ile ülkeye iç huzur ve barış getirdiklerini ifade eden 12 Eylül askeri darbecileri hala yargılanmaktadır.

Türkiye Anayasasının “politik haklar ve görevler” başlıklı 5. bölümünün 72. maddesine göre “Vatan hizmeti, her Türkün( "Türk erkeğinin" sözcüğü olması gerekmiyor mu burada) hakkı ve ödevidir. Bu söylemde şunu görüyoruz bir manada vatandaşlık erkeklerindir, bir alt katmanda heteroseksüel erkeklerindir. Kadınlar ve homoseksüel erkekler vatandaş sayılmaz ayrımcılığı noktasında bir söylem.
 İnsanlık tarihinde savaşa katılmamak için çeşitli yöntemler geliştirilmiştir. Bu yöntemlerden birisi vicdani rettir. Nitekim I. Dünya Savaşında 3500, II. Dünya Savaşında 37.000 ve Vietnam savaşında 200.000 vicdani retçi savaşın parçası olmayı reddetmiştir. Günümüzde ise ABD ordusundan Irak savaşına gitmeyi reddedenlerin sayısı beş bini bulmuştur.(1)

TSK'nin sadece savunma/silah alim bütçesi (Jandarma hariç), TC'nin genel bütçesinin % 7 si, Bu dünyada 1. , Kore ve Meksika'nın bile önünde bir nispet. Dünya ortalaması genel bütçelerin % 2. Mukayese için Kültür Bakanlığı bütçesinin, TC genel bütçesine nispeti % 0.038.

75 milyon nüfuslu TC'nin ordusunda 800 bin kişi istihdam ediliyor. 83 milyon nüfuslu Almanya'nın ordusunda 190 bin kişi (163 bine indiriliyor bu sene sonuna kadar).

TSK'de sadece profesyonel askerlere hizmet için garson, uşak vb 160 bin er kullanılıyor (tüm Alman ordusu kadar).

TSK'de general-amiral konumunda 347 şahıs var. Almanya'da 1955'den beri bu konumda görev almış insan sayısı, ise toplam 43 (yazıyla kırküç), halen görev başında olan ise 3 (uç) şahıs.

Alman ordusundaki bu üç şahıstan biri buradaki Genelkurmay Başkanı’na karşılık (Generalinspekteur der Bundeswehr), ikincisi Supreme Headquarters Allied Powers Europe ve üçüncüsü de Allied Jointe Force/Command Brunssum.  Gerek görülmediği için oramiral rütbesinde kimse yok.

TSK sadece bir kurum olduğu halde kanuni haksız imtiyazlar almıştır. Sadece OYAK bünyesinde 29 şirket, ortaklıklarla 60 şirket var. Bu şirketler müthiş cirolarına tezat sadece 18 bin kişiye iş imkanı sağlıyor, istihdam ediyor. Ve bu şirketler, ayni mecralarda faaliyet gösterenler dahil başka sivil şirketlerin aksine vergiden imtiyazlı ve pek çok hizmeti ücretsiz alıyor.

2 milyar dolarlık askeri harcamalarda da tek söz sahibi TSK'dir. 1/2si direkt, 1/2sine dolaylı, 2/3 oranında söz sahibidir, TBMM dahil diğer devlet kurumlarının söz hakki 1/3dur. Yani karar TSK'de dır.


TSK ve şirketleri haksız olarak birçok vergiden muaftır, son dönemlerde Sümerbank, Demirçelik gibi şirketleri de bünyesine eklemiştir. Müthiş silah alım bütçesinin yarısı bile TC dahilinde üretilmemektedir, bu alımların % 95'lik bölümünün ABD, Almanya; Fransa; İngiltere ve İsrail'den yapılıyor, buradaki Wallerstein'in merkez-çevre ilişkisiyle açıkladığı rantı sizin mühayelinize bırakıyoruz.

Bizim vergilerimizle korkunç bir bütçe elde eden, siyasi, hukuki ve iktisadi (vergi muafiyetleri ve indirimleri) imtiyazlara sahip tek kurum da TSK değildir, her yıl vergisi üzerinden var olduğu pek çok insanın ölümüne sebebiyet veren kolluğun ikinci kodamanı Emniyet Teşkilatı’nın mevcut mevcudiyetiyle de mücadele etmemiz, bu mücadeleyi mevcut kanunları bile dikkate almadan, teamüllerle insan öldürmüş kolluk lehine kullanarak, koluğa karşı fikir suçları isnat ederek toplumsal adalet duygusunu yok eden Yargı ve toplumsal adalet duygusunu zedeleyici, insana karşı devlet ve aygıtlarını koruyan kanunlar çıkaran yasama yani Parlamento’ya genişletmeliyiz.

Vicdani ret sadece askerlikle yükümlü erkeklerin meselesi değildir. Vicdani, inancı vb nedenlerle cinsiyetçiliğe, militarizme, milliyetçiliğe, ataerkilliğe, savaş ekonomisine karşı çıkan herkesin meselesidir.

Ve tektipleştirilemez, o tektipleştirilmezlik anti-militarist olmayan vicdani retçileri de meşru kılar.

Vicdani ret bir sivil itaatsizliktir.

Bu noktada da kadın vicdani reddi, entelektüel bir faaliyet ya da sadece olgu mu? Kocamı askere göndermiyorum amaçlı ve boyutunda değildir (ki sadece o boyuttaki de meşrudur)

Çünkü kadın vicdani reddi modernist ulus devletleri militer-milliyetçi yapısının ulus parafının ataerkillik olduğu, bu militarizmin sadece erkekleri değil tüm toplumsal yasama yansıyarak doğrudan kadınları da etkilediği ki militarist zihniyet ezberindeki erkekler kadınlarla ilişkilerinde onları altı gibi görüp emir komuta, şiddete kadar sık sık uzanan bu noktada, cinsiyet ayrımı gözetmeyen bir sivil itaatsizliktir.

28 Mayıs 2011’de ilkini, Pınar Selek’e ithafen Amargi’de yaptığımız Kadın ve Vicdani ret /Barış İçin Vicdani ret panel-forumlarına devam edeceğiz ve her panelde vicdani retlerini açıklayan kadınların, metinlerine yer vereceğiz.

Şu ana kadar açıklanmış kadın vicdani ret metinleri için grubun files bölümüne bakılabilir: http://groups.yahoo.com/group/baris_için_vicdani_red/files/














Barış İçin Vicdani ret / Kadın ve Vicdani ret

………..
VİCDANİ RET METİNLERİ ALFABETİK SIRAYLA


Vicdanım retçi!

Savaş çığırtkanlarının gün geçtikçe daha da fazla nefret tohumu saçtığı dünyada, barışın sesi kısık… Bedenim ve vicdanımla görüyorum-z, hayatlarımıza fütursuzca her gün tecavüz ediliyor. İktidarlar, kanla besiye çekiyor kendilerini. Bizleri birer savaş öznesine dönüştüren militarizm, alaylarla karşıladıkları gencecik bedenleri, diskolarda öldürüyor eğlenircesine!
Vicdanımız, hep bizimle ve yaptığımız her şeyde… Vicdanları, kalplerinin arka bahçesine saklananlara sesleniyorum: “İnsanlık suçu zamanaşımına uğramaz!” Ve ben, bir kadın ve anti militarist olarak ne bu suça ortak, ne de bize dayatılan çürük sistemlerin bir parçası olmak istemiyor ve reddediyorum.




Aliye Gümüş
…………………

"Sadece iktisadi açıdan baktığımızda, KHIP raporuna göre TSK bütçesi, ki vergi muafiyetleri ve örtülü dahil edilmeden 2010’da yine artmıştır. Ve 2011’de daha da artması projelendirilmiştir. Bu artışlar eğitimden, sağlıktan, istihdamdan, kadın, çocuk vb’den tasarruflarla sosyal devleti alaşağı etmektedir."

Aslına bakarsanız yazınızın tümünü alintiliyarak yazmak isterdim vicdani ret mesajımı. Vaktinizi almamak için bu paragrafla yetinirim.

Ben vicdani reddimi 2008'de Paris'teki Türk radyosundan duyurmuşum bilmeden ne yaptığımı...

Ne mi demişim? Hrant'in birinci olum yıldönümünde; 19 Ocak 2008'de yaptığım konuşmadan bir bolumu aktarmam yetecektir sanırım reddimin kabulüne.

"Ben neden bu göreve talibim? diye sorarsanız, cevabım şu olur:

Yaşamım boyunca gönüllü ferdi olduğum bu göreve, yalnız olmadığımızı, aslında sanılandan çok daha fazla olduğumuzu göstermek adına talibim…

Sadece sözde kalmayıp, çocuklarımızın geleceği adına, kımıldama vaktimizin çoktan gelip de geçmekte olduğuna inandığım için talibim… 

Tarihteki koca koca imparatorluklardan geriye bugün hiçbir şey kalmamışken, o imparatorlukların sınırlarını korumak, ya da genişletmek adına milyonlarca gencin, sevdiğinin tenine dokunamadan, baba olmanın keyfini süremeden, yaşlanamadan, yaşayamadan, evlerinden uzakta, donarak, kılıçlarla doğranarak, silahlar, bombalarla parçalanarak neden öldüklerini bir türlü anlayamadığımdan talibim… 

‘Vakitsiz uçmasın’ diye turnalarımız talibim… 

Barış’ın dili ‘İNSAN ‘ın dili olduğu için talibim… 

Turna: Ermeni kültüründe, genç ölümler için bu tabir kullanılır… Genç bir ölüm duyduk mu; “bir turna daha uçtu” deriz… 

Vakitsiz uçmasın turnalarımız…"Egosu kanla beslenen insan musvettelerine yeter demek için talibim!

Bir ana olduğum için talibim!

Subay eslerinin saclarını yapmak için ücretsiz kuaför, arabalarına şoför, eğlence mekanlarında gösteri adamı olmasın diye çocuklarımız talibim!

Tam bilinçlenme, sorgulama yaslarında askere alınan erkeklerimizin öldürülmüş, yaralı, hasta ruhlarıyla bizlere geri yollanmaması için talibim!

Bu yaralı, hasta ruhlarla yasamak zorunda bırakılan kadınlarımızın haklarını savunmak için talibim!

Bu sağlıksız ilişkilerden doğan çocuklarımızı, askerlikte öğrendikleri hiyerarşik sistemi evinde uygulayan babalardan korumak için, bıktığımız, yorulduğumuz için talibim!

Kan kokusunu sevmediğim için talibim!

Daha ne deyim?

Ben bir Filla kızıyım, asırların acılarında yanmış yüreğimle daha ne deyim?
ANGEL DİKME
………………..
Devletlerin ve düşmanlarının durmadan artan zulmü tebalarından öyle maddi ve
manevi fedakarlıklar talep etme noktasına geldi ki artık herkes durup bir düşünmeli:

Nelerden feragat edebilirim? Hem ne adına edeceğim? Bu fedakarlıklar benden
Devlet adına bekleniyor. Devlet adına bir insan için değerli olan her şeyden, ailemden,
güvencemden, huzurlu bir hayattan ve kendime olan saygımdan vazgeçmem
bekleniyor’’ Tolstoy.

Büyük yazarın düşüncelerine katılmamak olanaksız. Bizler bu dünyaya yasamak
İçin geldik öldürmek için değil. Oysa günümüz dünyasında olum, şiddet, savaş gibi
kavramlar o kadar normal hale getirildi ki, bütün bu kavramların karşısında olan biz
Vicdani redciler vatana ve millete ihanet eden kişiler olduk, hem devletin gözünde
Hem de uyuyan halkların gözünde. Sizlerin de bildiği üzere gerçek hiç de öyle değil.
Çocukluğumdan bu yana yürütülen bu kirli savaşa taraf olmanın suç olduğuna
İnanıyorum. Çocuklarımızı askere yollayarak sadece suç isliyoruz. Oysa bu kirli savaşta
öldürülen Kurt ve Türk annelerin hiçbir farkı yok birbirlerinden. Anneler ağlamasın artik.
Gençler ölmesin, öldürülmesin. Bu kan dursun ve herkes uyansın. Savaş sadece bu
İşten para kazanan kirli yüzlerin, bankadaki hesaplarını kabartmasına yarar. Onlar ne
bilirler ki oğlunu yitiren bir annenin can yakıcı acısını!

Vicdani reddimi açıklıyorum YUKSEK SESLE!!

Vicdani redciyim cunku, yasamdan yanayım.
Vicdani redciyim, çünkü her ne adına olursa olsun öldürmeye karsıyım.
Vicdani redciyim, Kurt ve Türk kardeşlerimin öldürülmesini istemiyorum.
Vicdani redciyim, zulme karşıyım.
Vicdani redciyim, politikacıların kirli oyunlarından bıktığım için.
Vicdani redciyim, silahlar sussun diye.
Vicdani redciyim, savaşta çocuklar anasız babasız kalmasın diye.
Vicdani redciyim, savaşa ve silahlara harcana paralarla çocuklar/dünya yoksulluktan
kurtulsun diye.
Vicdani redciyim, savaş yanlıların kirli oyunlarına goz yummak istemediğim için.
Vicdani redciyim, dünyayı daha yaşanılır bir yer kılmak için.
Vicdani redciyim, vicdan sahibiyim .
Vicdani redciyim, insanlık onurumu korumak istediğim için.

Vicdani redciyim tüm anneleri anti-militarist olmaya davet ediyorum!

Vicdani redciyim, haberlerde kan, nefret, gözyaşı, şiddet, olum, görmek istemiyorum.
Bu kan gölünden mutluluk duyanlara karsıyım.Ben insanca yaşayabileceğimiz bir ülke/
dünya istiyorum. Çocuklarımızın yüzlerine bakacak yüzümüz olsun istiyorum.

VICDANI REDDIMDIR INSANIM, HUMANISTIM, ANNEYIM, OLUME, SIDDETE,
ASKERLIGE VE SAVAŞA KARSIYIM!

Saygılarımla

Aygul Erce
……………….
AYLA İŞLER SÜMER TSEKKA'NIN VİCDANİ RED METNİ


Herkesin bir hayali vardır.

Benimki, savaşsız bir dünyada yaşamak.

Kimsenin kimseyi (özellikle de resmi bir üniforma ve/veya ele tutuşturulmuş bir silahla) öldürmediği bir dünyada yasamak.

Çocuğum yok. Ama dünyanın bütün çocukları benim çocuğum. Çocuğunun ölmemesini, öldürmemesini isteyen her birey gibi ben de çocuklarımın öldürülmesini, öldürmesini istemiyorum.

Sizlere yüzlerce kelime yazabilirim, söyleyebilirim.

Savaş lobileri, silahlanma yarışları, bu yarışların, savaşların sebep olduğu yoksulluklar, yoksunluklar, silahlanmayı sadece bir miktar azaltmanın bile kurtarabileceği açlıktan ölen milyonlar, onca parayı neden yoksullar için, eğitim için, sağlık için harcamadığımız...

Bir de bütün bunların yanında her türden riski göze alarak kimseyi öldürmemek için vicdani retçi olduklarını açıklayanlar.

Sebeplerini benim gibi ya da başka inanç kelimeleriyle ifade eden her vicdani retçiye sonsuz saygı duyuyorum ve bugüne kadar onların yanında yer almış olmamaktan ötürü utanıyorum.

Bu utanç duygusuyla yasamak zor.

İnsan utanarak yasayamaz ki.

İşte bu yüzden, vicdani retçi olduklarını açıklayan tüm o cesur insanların yanında yer almak istediğimi, silah altına alınma durumum olsaydı eğer, aynen onlar gibi vicdani retçi olmayı seçeceğimi beyan etmek istiyorum.



“Savaşların faillerinden ya da mağdurlarından olmak istemediğim için, insanların askere alınıp militaristleşmesine, kişiliksizleştirilip sistemin araçları haline getirilmesine, yok edilmesine karşı çıkıyorum. Çünkü kadın olarak her ne kadar askere alınma zorunluluğumuz olmasa da bazen tarafı çoğu zaman da mağduru oluyoruz.

Sessiz kalmakla, savaşların desteklenmiş olacağını düşünerek ölmek, öldürmek, ezilmek sömürülmek istemediğim için otoriter, hiyerarşik, milliyetçi, cinsiyetçi, militarist tüm yapılara karşı sesimi yükseltip vicdani ve total reddimi açıklıyorum.

Bundan sonraki yaşamımda tüm retçilerle omuz omuza, her türlü mücadelede varolacağım.“
AYTEN DEMİR

Aşağıdaki açıklama, bir  'halkı askerlikten soğutma' teşebbüsü değildir.

Bu, askerlikten soğumuş hatta hiç ısınmamış bir halk çocuğunun bağıra çağıra anlatmak istediklerini, şimdilik sakince, yazılı olarak ifade edişidir.

Eğer, doğduğumuz günden beri sistemli bir militarist propagandaya maruz kalmamış, varlığımızı Türk Varlığına armağan etmek, bayrağı kanla sulamak, toprağı uğrunda ölerek vatan yapmak mecburiyetinde olduğumuza inandırılmamış olsa idik; kim askerliğe ısınabilirdi ki zaten?

Bir insan, bir kadın, herkesin farklılıklarıyla beraber eşit ve özgür yaşamını savunan ve yeryüzünün tüm canlılarının yaşam hakkını her şeyden üstün gören; doğaya tahakkümü değil onunla uyum içinde yaşamayı destekleyen bir sosyalist olarak; başka türlüsünü yapmam mümkün değildi.

Hem sivilim hem itaatsiz.

Yeryüzünün en hoyrat canlısı olan insanın, cinayet işlemek üzere araçlar üretmiş olması ve daha da beteri cinayetleri 'meşru' kılmak için resmi örgütler kurması bana utanç verici geliyor.

Bunun karşısında susmak, tüm dünyanın tahakküm altına alınmasının en kanlı, en vahşi yöntemi olan militarizmin dünyada ve kendi coğrafyamızda döktüğü kanı beslemek demek.

Bu toprakların kadim halkları Ermenilere yaşatılan büyük felakete,  Rumların  sürülmesine, Süryanilerin yok edilmesine, Alevilere yönelik kanlı planlara ortak olmak demek.

Kürt Halkının varlığının yok sayılmasında, kimliğinin ve dilinin yasaklanmasında, imhasında, devrimcilerin, Kürtlerin, faili meçhullerle, yargısız infazlarla katledilmesinde pay sahibi olmak; militarizmin uygulayıcıları tarafından işlenen kadın tecavüzlerine arka çıkmak demek.

Havan mermileriyle parçalanan, kurşunlarla delik deşik edilen çocukların günahını, zindanlarda işkence görenlerin ahını boynunda taşımayı kabullenmek demek.

Ve ben bunların hiç birine ortak olmak, hiç birini kabullenmek istemiyorum.

Militarizm, insanlık suçudur. Militarizmin her örgütü bu suçun failidir.

Ve bir kadın olarak, şimdilik zorunlu askerliğe mecbur edilmesem de militarizmin resmi zorlamalarla her gün her gün yeniden üretilmesine karşı çıkmamayı vicdanım reddediyor!
AYŞE BATUMLU

http://groups.yahoo.com/group/baris_için_vicdani_red/files/

VİCDANİ REDDİMİ AÇIKLIYORUM

Ayşe Günaysu

Vicdani reddimi açıklıyorum. Yalnızca düzenli orduyu değil, militarizmin bütün tezahürlerini reddettiğimi açıklıyorum.

Militarizmin maddi temeli “vatan”dır. Ben vatansever değilim. Ben vatan kavramını reddediyorum. Uğruna ölünecek ve öldürecek bir coğrafya parçasını sahiplenmeyi reddediyorum. 

Ama kimse karıştırmaya kalkmasın. Ben zorla kökünden sökülenlerin hasretini çektiği köyünden, kentinden, yağmalanan, el konulan ana-baba ocağından bahsetmiyorum.  Ona vatan denmiyor. Memleket deniyor. Sevdiklerinin, dedelerinin, ninelerinin anısını barındıran, üstünde sıcak bir somun ekmeğin dumanı tüten bir diyardır, memlekettir.  Oysa vatan, kendinden başkasının, çizilmiş sınırlar içinde kalan herkesin ana-baba ocağını, ekmeğini, suyunu sahiplenmektir. Gayrımeşru bir mülkiyettir. Başkalarının evine göz dikmektir.

Yıllar önce dediğim gibi:

Vatansızlık, vazgeçmektir. Mülkiyet haklarından, sahiplenmekten vazgeçmektir.  Vatansızlık, bu yüzden dağa taşa ‘önce vatan’ diye yazmak yerine,  ‘önce insan’ diyebilmektir. Vatansızlık; kimsenin ev sahibi, kimsenin misafir olmama, dolayısıyla kimsenin kimseyi kovmaya hakkı olmama durumudur. Düşmansızlıktır, kahramansızlıktır, hainsizliktir. Vatansızlık aynı zamanda efendisizliktir. Toprağın insana değil, insanın toprağa, havaya, suya, gökyüzüne ait olmasıdır.  Vatansızlık, iktidarsızlık demektir aynı zamanda.  Güçlü olanın haklı sayıldığını, güçlü olanın saygı ve sevgi gördüğünü, güçlüye tapıldığını, menzile ancak güçle ulaşılan bir dünyada yaşandığını bile bile, güçten, güce sahip olmaktan, ya da zaten sahip olduğu gücü kullanmaktan vazgeçmek demektir.  Vatansızlık bütün silahları indirmek demektir.”

Vatanseverliği her türlü ahlakın üzerinde tutan, uğruna “varlığımızı armağan” ettiğimiz Türklüğü reddettiğimi, vatan uğruna yapılan her şeyi reddettiğimi,  yani vatansızlığımı, yani vicdani reddimi ilan ediyorum.

Ayşe Lebriz Berkem

Ağır bir militarist dille her gün halkı barış ve özgürlükten soğutanların, şiddeti tırmandıranların yanında masumiyetin ve şiddetsizliğin diliyle barıştan ve özgürlükten söz edenlerin bu kadar ağır bir bedel ödemesine hiç bir vicdan sahibi sessiz kalmaz diye ümit ediyorum. Kaldı ki bu sessizlik derinleştikçe bizi de karanlığa kapatabilir...

Vicdani Ret Hakkımı Kullanıyorum......

………….

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ'NİN 18.MADDESİNDEKİ "VİCDAN "ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKINA DAYANARAK:

EVRENDE YAŞAYAN CANLILAR OLARAK,
UĞRUNA ÖLÜNECEK VE ÖLDÜRÜLECEK HİÇ 1 ŞEYİN OLMADIĞI DÜŞÜNCESİYLE;
SİLAH TAŞIYAN, KULLANAN, ALAN, SATAN, TOPLU TİCARETİNİ YAPAN,
İNSAN YA DA HAYVAN AVLAMAYI, ÖLDÜRMEYİ MESLEK VE AMAÇ EDİNEN,
KISACASI, HERÇEŞİT  SİLAHI VE MİLİTARİZMİ ONAYLAYAN TÜM KİŞİ, KURULUŞ VE ÜLKELERİ VİCDANIMIZ REDDEDİYOR...


NİCE SİLAHSİZ GÜNLERE!


AYŞEGÜL ŞORA
NURAN ARGUN
…………………………………………

Ben Burcu Barakacı. Silah tutmak ya da bir canlıya zarar vermek istemeyen, hiyerarşi ve disipline koşulsuz boyun eğmeyi reddeden erkekleri anlamak için askere gitmeme gerek yok. Bu coğrafyada yaşayan tüm kadınlar dolaylı olarak zorunlu askerlik hizmetine ömür boyu tabii kılınıyor. Zira militarizmden söz ederken çekirdek aile ile başlayan, eğitim sistemi ile işlenen, çalışma yaşamı ile şekillenen ve gündelik tüm ilişkilerimize sirayet eden bir mekanizmadan bahsetmemiz gerekiyor.

Askere giden, çatışmalarda hayatını kaybeden erkekler ve yakınlarının yaşadıkları madalyonun bir yüzü. Askerden kaçan yüz binlerce barış yanlısı erkek fiilen olmasa bile kendilerini bu mücadeleye adayarak hayatlarını kaybediyorlar ve aslında, savaş ekonomisi için görünenden çok daha fazla kayıp veriyoruz. Silah tutmayı reddettiği için ülkeye giremeyen veya ülke içinde gizlenmek zorunda kalan yüz binlerce erkeğin yolunu gözleyen, yüz binlerce kadını temsilen konuşuyorum:

Savaşarak veya kaçarak, militarizmin dayattıklarına boyun eğen, günden güne zihnen ve fikren çürüyen, dolayısı ile hareket kabiliyetini yitirmiş bir yığından başka bir şey değildir bugün Türkiye Cumhuriyeti.

Irkçılık, milliyetçilik, cinsiyetçilik ve şiddet etrafına işlenen militer anlayışa ve son zamanlarda yükselen savaş çığırtkanlığına karşı daha fazla sessiz kalamayacağımı anlıyor, vicdani reddimi açıklıyorum.

…………………….

Bir zamanlar hikâyeler anlatırdık biz birbirimize, her gece ateş başlarında. Ninelerimizden, ozanlardan duyduğumuz, o ninelerin, ozanların da başka ninelerden, başka ozanlardan dinlemiş olduğu renk renk, dil dil, kutsal olan hayata dair hikâyeler. Yaşamın kaynağı olan ve bizlerde cisim bulan Kutsal Ana’nın hikâyelerini.

Bugünse, hikâyeleri sevdiğimizi bilen kötülüğün suretleri, ırkçılıktan, savaş çığırtkanlığından hâsıl, açgözlülüğü, bencilliği, düşmanlığı salık veren yalanlar, sözde hikâyeler anlatıyorlar bize karanlık bir kutudan, her sabah her gece...

Ve fakat biz diyoruz ki onlara: Kutsal Ana ölümsüzdür ve siz, korkaklığınızla, zulmünüzle, eziyetlerinizle sesinin duyulmasına mani olmaya çalışsanız da O, ebediyen anlatacaktır hikâyelerini, yüreklere fısıldayarak ve suretlerden haykırarak meydanlarda!

Bugün burada, Kutsal Ana’nın bir nefesle yüreklerimizde yaktığı ateşe sahip çıkan kadınlar olarak toplandık. Hep birlikte O’nun hikâyelerinden bu topraklara mahsus olanlarını anlatıyoruz, yani en çok acıları, savaşları, işkenceleri ama bir o kadar da direnişimizi, coşkumuzu, danslarımızı, kahkahamızı!

Anlatıyoruz: “Ömer’e zehirle dolu bir kâseyi armağan olarak getirmişler. Ömer “Bu neye yarar? diye sormuş. Ona “Bu, birini açıkça öldürmeyi uygun görmedikleri zaman, O'nu bundan bir parça içirmek suretiyle, gizlice öldürmeye yarar. Kılıçla öldüremeyecekleri bir düşman olunca bundan bir parça verip düşmanı, haberi olmadan öldürürler.” demişler. Ömer “Çok iyi bir şey getirdiniz. Veriniz içeyim; çünkü içimde öyle büyük bir düşmanım var ki ona kılıç yetişemiyor ve dünyada bana ondan daha çok düşmanlık eden yoktur” demiş. “Bunun hepsini bir defada içmene lüzum yok, bir zerresi yüz bin kişiyi öldürmeye yeter” demişler. Bunun üzerine Ömer “Bendeki düşman da bir kişi değil, bin kişiliktir ve yüz bin kişiyi yere vurmuştur.” deyip kâseyi almış ve bir yudumda hepsini içmiş.

Diyoruz ki: Düşmanımız gözümüzün önünde, yanı başımızda, evlerimizde, iş yerlerimizde, sokaklarımızda, toprağımızda, içimizdedir. Ormanlarımıza, sularımıza, toprağımıza göz dikmiş, tecavüz etmektedir tıpkı topraktan, sudan hâsıl bedenlerimize ettiği gibi. Ve hatta ilk sınıf, ilk hâkim yalancı ve zalim Erkek öyle güçlenmiştir ki; 5000 yılın deneyimiyle saldırmakta ve ırkçılığı, açgözlülüğü öğreten zorunlu eğitimle, aile, mahalle baskısıyla, namus, ahlâk, güzellik dayatmalarıyla biz kadınların dahi ruhlarına sızabilmektedir. Bir armağan gibi sunduğu zehri yudum yudum içirerek zehre bağımlı, zehri ister hale getirmektedir insanları. Fakat bizler, o zehri tek seferde içip de içimizdeki Erkek’i kusmamız gerektiğini biliriz. İşte kusuyoruz, öldürüyoruz dışımızda var olan ve içimize işlemiş olan Erkek’i her gün, her an, her yerde ve bugün, şimdi, burada! Ve açıyoruz yüreğimizi ardına kadar Kutsal Ana’ya!

Katlediyorlar bizi, tutsak ediyorlar, işkence ediyorlar bize ama biz biliyoruz ki yüreğe düşen Ateş sönmez! Biz kadınlar, yaptığı kanunlarla bizi askerlikten muaf tutan bu sistemde militarizmin, Erkek’in zulmünden muaf değiliz! İçlerindeki Erkek’i öldüren, militarizme, paramilitarizme karşı çıkan, kötülüğe boyun eğmeyerek askere gitmeyi, zulme, katliamlara, işkencelere alet edilmeyi reddeden Kutsal Ana’nın erkek suretlerini zindanlara atıyor, işkencelere maruz bırakıyor zalim Erkek ordularla, devletlerle! Ve sadece korkudan da değil, zalim Erkek çok iyi bilir ki; açıklanan her vicdani retle, yükselen her haykırışla, her zılgıtla, her hikâyeyle, her isyanla bir parçası ölür onun!

Öldüresiye anlatıyoruz: Bir dişi aslanın şöhreti dünyanın her tarafına yayılmıştı. Biri merakını yenmek için uzak bir yoldan onun bulunduğu ormana geldi. Gelip de uzaktan aslanı görünce durakladı. Çünkü daha ileri gidemiyordu. Ona “Eh! Sen bu aslanın aşkıyla bu kadar yol yürümüşün. Onun bir hususiyeti vardır. Her kim önüne korkmadan, çekinmeden çıkar da muhabbetle onu okşarsa aslan ona kötülük etmez.” dediler. Bunun üzerine yoldan gelen diğer kimseler de kendi kendine “Madem ki bir yıllık yolu teptin geldin. Şimdi ise aslanın tam yanındasın. O halde durup bakmanın manası ne? Aslana bir iki adım daha atıver” dediler. Fakat kimsede bir adım daha atacak cesaret yoktu. İşte Ömer’in zehri bir seferde içmekten kastı, bu imanla, aslanın önünde ve ona doğru atılacak bir tek adımdı. Bu adım nadirdir. Ancak Tanrı’nın has kulları ile yakını olanların kârıdır. Adım bu adımdır. Geri kalanı bu adımın eseridir. Bu iman, ellerini canlarından yıkamış olan nebilerden başkasına nasip olmaz.

İşte bizler, bu imanla ellerimizi canlarımızdan yıkadık ve bu adımı attık, atıyoruz, atacağız! Bize hayalperest diyorlar! Biz de onlara diyoruz ki: Hayal, surette ve gaybette mevcuttur. Şu halde ona nasıl hayal denir? O, hayal değil, gerçeklerin ruhudur! Bu âlem yıkılır, yok olur. İşte o zaman o mana, bundan daha güzel olan yeni, iyi ve eskimez bir âlem hâsıl eder. Mesela mimar, içinden bir ev planı çizip onun genişliği şu kadar, boyu bu kadar, sofası ve sahanlığı da o kadar olmalıdır diye karar verirse buna hayal demezler. Çünkü o gerçek, bu hayalden doğar ve bunun feridir. Evet, eğer mimardan başka birisi böyle bir şekli içinden tasarlar ve tahayyül ederse, işte o zaman buna hayal derler. Usulen, böyle mimar olmayan, ev yapmayı bilmeyen kimseye: “Bu seninki bir hayalden ibarettir!” derler. Oysa Kutsal Ana, Tanrı Lilith daha iyisini bilir.

İşte ben bu hayale secde ederek, bu hayali göğsümde taşıyarak bugün burada, haksızlığın düstur olduğu bu sistemi reddediyorum! ÇÜNKÜ BENİM VİCDANIM VAR! Katliamlara, zulümlere alet olmayacağıma, yalancı ve zalim Erkek’e her ne şekilde olursa olsun boyun eğmeyeceğime, militarizmle, paramilitarizmle, ırkçılıkla, ayrımcılıkla, haksızlıkla ölene dek ve rüzgârda dalını eğen bir ağaç gibi, koşulların gerektirdiği yöntemlerle savaşacağımıza sizlerin ve Kutsal Ana’mızın huzurunda ant içiyorum!

Barışın, paylaşmanın, kardeşliğin, aşkın, dansların, ateş başı hikâyelerinin, coşkunun, neşenin egemen olduğu başka bir dünya hayalinin suretleriyiz biz ve bu hayal gerçeğin ta kendisidir! Bu âlem yıkıla! Yok ola! Cîhaneke Din Jî Pêkan E! Jin Jîyan Azadî!

Şu an cezaevinde bulunan vicdani retçi arkadaşımız İnan Süver ve TCK 318. madde uyarınca 6 ay hapis cezasına çarptırılmış olan vicdani retçi arkadaşımız Halil Savda’ya selam ediyorum.

BURCU ÇİÇEK EKEN

……………………….

Ben bir Kürt kadınıyım. Kürdistan topraklarında yaşanan savaştan, ölümden kaçmış bir ailenin ilk çocuğuyum. Buraya geldiğimden beri de T.C devletinin yine buralarda uyguladığı başka bir savaşın içine düşmüş bulunuyorum.

Askere gitme zorunluluğum olmasa bile yıllardır yaşanan asimilasyonun, yok saymanın, ötekileştirmenin, öldürmenin altına imza atan T.C devletinin ve ordusunun karşısında hep direnen hiç yılmayan barış anneleri ile aynı onurlu düşünceleri paylaşıyorum. Biz öldürmeyi reddediyoruz.

Savaşı, tektipleşmeyi, militarizmi ve bunun yol açtığı sömürüyü, cinsiyet ayrımcılığını, ölmeyi, öldürmeyi tüm vicdanımla bir anarşist kadın olarak reddediyorum.

Ve diyorum ki hayatlarımız çalınmadan, hayallerimiz buluşmalı.

Ez jinek kurd im. Zarok a yekemîn ya malbatek ji ber şer a li kurdistanê u ji ber mirin ê revîye me. Lê ji dema ku ez hatim vira, min xwê di nav şerekî din  ya komara tirkîyê de dît.

Belê ez ne divîyêm ku bibim leşker, le ez mîna dayîkên aşîtîyê -dayikên aşitiyê ku li ber asimilasyon, tune hesibandin u kuştinên dewleta tirkîyê u ya arteşa wî, bi rumet inyad dikin u qet bêzar nabin- difikirim: Em kuştin ê red dikin.

Ez hemankirinê, mîlîtarîzmê u kedxwarî ya ji ber wî; ser rê girtina zayendî, mirin u kuştinê bi hemu wîjdana xwê wek jinek anarşîst reddikim.

U dibêjim ku: Berîya jîyana me bê dizîn, divê xeyalên me were ba hev.

Canan Soylu.
……………………………..

Vicdani reddimi açıklıyorum.

Reddim, sadece bu coğrafyadaki militarizme değil, evrendeki militarizmin her türlü biçiminedir.

Düzenli, düzensiz, silahlı, silahsız, içinde şiddet barındıran hiçbir eylemde yer almama kararıdır.

Bayraksız bir gökyüzü,sınırsız bir dünya ümidiyle..
CEYDA KIZILTUĞ
…………………….

Vicdani reddimi açıklıyorum.

Reddim, sadece bu coğrafyadaki militarizme değil, evrendeki militarizmin her türlü biçiminedir.

Düzenli, düzensiz, silahlı, silahsız, içinde şiddet barındıran hiçbir eylemde yer almama kararıdır.

Bayraksız bir gökyüzü,sınırsız bir dünya ümidiyle..
Dezz Deniz
Kürt Hip Hop/ Rap Sanatcisi)
…………………………

Vicdani reddimi açıklıyorum.

Şiddetin her köşe başında kol gezdiği; herkesin silahlandığı; kadınların ve çocukların öldürüldüğü; savaşın  kutsal bir değer sayıldığı; güçlünün güçsüzü ezdiği; emperyalizmi-sömürgeciliği güçlendirmek için yeni savaş-silah icatlarının yapıldığı; bebeklikten oyuncak silahlarla büyütülen gençlerin şenliklerle savaşa gönderilip ölülerinin getirildiği; silah ve savaş için insana ayrılacak gelirin azaldığı bu dünyanın değişmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanlar tarafından çizilmiş ülke sınırlarını, kana kan mantığını, silahlanmayı ve tabiî ki askerliği, hakların ve insanların yok edilmesi için söylenen şiddet/nefret söylemlerini, “vatan uğruna dökülen kanları” reddediyorum.

Barış için vicdani reddimi açıklıyorum.

Eylem Karakaya
……………

“Uzun zamandır kendimi antimilitarist ve feminist olarak tanımladığım için, doğal olarak, zaten retçi olduğumu düşünüyorum. Yaptığım bu açıklama ile “gayri resmi” olan durumu sadece “gayet resmi” hale getirmiş oluyorum!

Vicdani ret hareketi, yalnızca ‘zorunlu askerlik hizmeti’ne karşı yürütülen bir mücadele değildir. Kavram çok daha geniş bir yelpazeyi ve daha fazlasını içeriyor. Ve biz kadınların bu harekette “destekçi” konumundan daha fazlasına dair sözümüz ve duruşumuz var. Vicdani ret militarizme ve onun bütün yüzlerine karşı doğrudan bir karşı duruşun adıdır.

Militarist düşünce sadece ‘askeriye’nin sınırları içinde kalmayıp, günlük hayatın içine de yedirilen “militer” bir dünya kurgular. Ki bu kurguda; kadınlık aşağılanır, kadınlar genellikle görmezden gelinir, yok sayılır. Koşullar gereği bazen öne çıkarılsa da bir iki adım geride konumlandırılır. Kavramları; otoritedir, hiyerarşidir, itaattir. Biz kadınlar için bu kavramlar ne kadar da tanıdık değil mi, ne kadar da hayatın içinden. Durmadan çarptığımız ve her seferinde bizi gerilere iten bir dünyanın çok iyi bildiğimiz duvarlarıdır. Hele bu coğrafyada yaşayan kadınlar için militarizm, hayatın her ayrıntısında, çağrısız ve arsız bir misafir gibi hep ‘mevcut(lu)’dur. Sokakta, evde, işte, ilişkilerimizde, mücadele alanlarımızda, ... ve her yerde.

Dün olduğu gibi bugün de, elimden geldiğince, gücüm yettiğince, militarizmin gizli – açık, her türlü görüntüsüne karşı mücadele edeceğimi ve mücadele eden herkesle dayanışma içinde olacağımı ilan ediyorum.

O benim hayatımdan elini çekmemek konusunda ne kadar ısrarlıysa ben de mücadelemin devamlılığı konusunda o denli kararlıyım.

REDDEDİYORUM
FERDA ÜLKER

……………..

Hayatımızın her alanını kaplamış militarist ve dolayısıyla erkek-egemen, cinsiyetçi, hiyerarşik, otoriter bir dünyada yaşamak istemiyorum..

Bana okul / eğitim vermelerini istemiyorum...

İnsanların savaşlarda koca bir kandırmaca uğruna ölmelerini istemiyorum...

Bir insan olduğumu / bir birey olduğumu ispatlamak istemiyorum...

Devletlerin savaş politikalarını ve üzerimizde oynadıkları oyunları görmezden gelmek istemiyorum...

Savaşlarda ölsün diye kukla yetiştirmeye kalkan orduları istemiyorum..
Birilerinin herhangi bir konuda, bana sormadan benim adıma karar vermelerini istemiyorum..

Militarist anlayışları politik alanlarımda görmek istemiyorum..

Yaşamımın, özelimin içine girmeye çalışan erkek-egemen algıyı, davranışları yaşamak istemiyorum..

Cinsel kimliklerimin birileri tarafından değerlendirilip yargılanmasını istemiyorum...

Sadece kadın olduğum için "anne", "karı", "evlat", "kız arkadaş" diye etiketlendirilip yönetilmek istemiyorum..

Sınırlar içinde yaşamak istemiyorum..

Öldürmeyi ve öldürülmeyi istemiyorum...

Ve vicdanımın sesini dinleyip bütün bunları reddediyorum...

Çünkü ben savaşsız, şiddetin hiç bir türünün olmadığı, otoritesiz, sınırsız bir dünyada kendim olarak, özgürce yaşayıp mutlu olmak İSTİYORUM!

Peki ya siz?”
HİLAL DEMİR
……………….

Ben,  Kumru Gök. 20 yaşında anarşist bir kadın olarak, yeryüzündeki tüm canlılar adına reddimdir.

Dünyanın birçok yerinde efendilerin-liderlerin “savaş” “öldür” emri altında eline silah alan kardeşlerimin, arkadaşlarımın ölmesini-öldürülmesini reddediyorum.

Polis-devletinin çocukluğumuzdan itibaren beynimize yerleştirdiği-yerleştirmeye çalıştığı militarizmi ve bu militarizmin elçisi olmayı reddediyorum.

T.C devletinin yıllardır süren Kürt halkı üzerindeki asimile politikası ve bu politikanın bir parçası olarak işgal edilen hayatları, sokakta oyun oynama vaktiyken silahların,bombaların altında yaşamlarını yitiren çocukları, yitirilenin sadece insan hayatı olmayıp işgal edilen bölgedeki yakılan ormanları-yok edilen doğa yaşamının da farkındayım.

Bu yüzdendir ki reddediyorum;

Devletin kanlı elinin bana uzattığı savaşı haklı çıkaran tüm gerekçeleri, diğer insanların ölümüyle kazanılan zaferleri, kanımın diğer kanlardan olan asilliğini-üstünlüğünü, savaşmanın kutsal olduğunu…

Tüm canlılar adına; hayatlarımız çalınmadan hayallerimiz buluşmalı
……………..

 LALE ALATLI'NIN VİCDANİ RED METNİ



Vicdani reddimi açıklıyorum.



En korkunç yaratık insanın, insan olmayan diğer canlılara uyguladığı işkencelere dayanamazken, kendi türüne yaptıklarına sessiz kalamam. Tüm canlılar kardeşim.



İnsan icadı olan savaşlara, militarizme, güçlünün güçsüzü ezdiği ortamlara ve her çeşit şiddetin, vatani görevleri için bütün erkekleri zorla savaşa gönderen ama kadınları hiçe sayan fakat vergilerini de almayı ihmal etmeyen orduya ve askerliğin her türlüsüne karşıyım.



Doğar doğmaz kutsal vatana armağan edilmek zorunda bırakılmış varlığım artık isyan ediyor. Haksızlığa, dişe diş kana kan mantığına dayanamıyor. İnsanlar tarafından kâğıt üzerine çizilmiş alanları, yasal veya yasadışı şekilde gerçek can ve kanla korumayı ve korutmayı reddediyorum.



Sadece öldürmeyi reddettiği için aylardır korkunç şartlarda tutulan İnan Süver’e, devletin sebep olduğu bu acıyı yaşayan eşi Remziye Süver’e, oğlunun gözleri önünde erimesine çaresiz kalan annesi Yemlihan Süver’e ve çocuklarına dayanışma ve desteğimi hissettirmek için vatansızlığımı ve vicdani reddimi açıklıyorum.


__._,_.___
………………..

Ben Merve Arkun. 21 yılımı içinde geçirdiğim, hayatıma saldıran bu militarist sistemi reddediyorum.

Ben bir kadın olarak, varoluşumu yok sayan, hayatıma her gün tecavüz eden, beni savaşlarının bir öznesi haline getiren militarizmi; bir anarşist olarak iktidarların ezilenlere uyguladığı zulmü ve tecavüzcü devletin savaşının bir parçası olmayı reddediyorum.

Yaklaşık 30 yıldır bu topraklarda T.C. devletinin Kürdistan’da uyguladığı imha ve inkar politikalarını, öldürülen çocukları, yitirilen hayatları görüyorum ve bu kirli savaşın bir parçası olmayı reddediyorum.

Savaşın devamlılığı süresinde kadını bir araç olarak kullanan bu militarist sistemi kabul etmiyor, savaşın insan kaynaklarını kurutmak için mücadele ediyorum. Ben otoritenin ve hiyerarşinin olmadığı, savaşlarda kimsenin ölmediği bir dünya hayal ediyorum ve bu yüzden anarşist bir kadın olarak vicdani reddimi açıklıyor,  halkı askerlikten soğutuyorum.

Hayatlarımız çalınmadan, hayallerimiz buluşmalı.
…………….

Ben Meryem Rabia Taşbilek, diktatörlüğün toplumsal boyutta günahı dahi yasaklasa ahlaksız olduğuna inanan bir mü’min olarak T.C.’nin vatandaşlarına dayattığı zorunlu askerliğin karşısında olduğumu belirtmek istiyorum. Vicdan sahibi tüm insan kardeşlerimin de bu Vicdani Reddi gerçekleştirmekten yana insani bir sorumluluklarının olduğuna inanıyorum.

Çocukluğumuzdan bu yana yıllardır “Her Türk asker doğar!” kirli propagandasına maruz kalmış, andımızla zihni yıkanmış olmama rağmen, en azından bu alanda sistemin tornasından az hasarla sıyrılabilmenin avantajıyla Vicdani Reddimi açıklıyorum. Bu sistemin muhtelif zulümleri yüzünden çocukluktan vakitsizce malulen emekli olmuş, aklı ağrıyan biri olarak fikri, inancı, ideolojisi ne olursa olsun farkındalığıyla tutarlı olmaya çalışan tüm sancı sahipleriyle bu platformda yer almayı çok anlamlı buluyorum.

Varlığını “öteki” addettiklerini öğütmek ve birbirine kırdırmak üzerinden idame ettirmeye çalışan sistemlerin zulmüne karşı müşterekliklerimize vurgu yaparak mücadele edilmesi gerektiğine inanıyorum. Sistemin, bahsi geçen uygulamaları vatandaşlarına reva görürken öte yandan da kamusal alanda fütursuzca ezip geçtiği kimi değerleri, kavramları cürmüne malzeme yapmasını da hayli trajik, samimiyetsiz buluyorum.

Bu güne kadar farklı gerekçelerle de olsa askerlikten kaçan kişilerin, kaçış yerine kimi oluşumların şahitliğinde muhtemel bedellerini göze alarak Vicdani Redlerini açıkladıkları takdirde bu Militarizmin daha hızlı bir şekilde kan kaybedeceğini umuyorum. Böylelikle oluşturulabilecek kamuoyu sayesinde, aldıkları bu insani karar nedeniyle bir kısım Vicdani Redçi kardeşimizin hapishanede gayrı insani muamelelere maruz kalmalarının önü daha rahat alınabilir.

Cemil Meriç’in de bir eserinde naklettiği gibi; “Kanun insan haysiyetini kırmamalı diyor Gandi. Kırıyorsa, kanun değil yumruktur. Peygamberlerle filozofların doğruluğunda tereddüt etmedikleri üç beş hakikatten biri şu: insanın haysiyeti, düşüncesidir. Düşünceyi zedeleyen her kanun bir eşkiya reisinin veya bir eşkiya güruhunun emirnamesidir. Hukukla uzak yakın ilgisi yoktur. O halde namuslu adamın ilk vazifesi bu çeşit kanunları yok saymak ve tabii afetlere göğüs gerer gibi tehlikeleri kucaklamaktır. Yoksa haysiyetten nasipsizdir ..."

Bu bağlamda, şimdilik cinsiyetim sebebiyle üzerimde dolaylı tesir ve baskısını hissettiğim Militarizme karşı bir pasif direniş olarak Vicdani Reddimi açıklıyorum. İnsanlığın kardeşlik ırkına Selam ederim.
……………

selam ben mualla kavuncu

ne oglumun, ne hiçbir öğrencimin ne de bu yeryüzünde yaşayan hiç bir
gencin kendi rızası dışında, başına ne geleceğini bilemediğimiz bir
bilinmezliğe yol almasını, Pınar Selek’in deyişiyle "Sürüne sürüne erkek
olmayı" öğrenmesini, başkalarının çıkarına başkalarının savaşında
kullanılmasını istemediğim için vicdani reddimi açıklıyorum.


…………..
Türkiye Cumhuriyeti'nin Türk ve Müslüman olarak kategorize ettiği yurttaşlardan biriyim..ancak Türk değil dünya vatandaşıyım, Müslüman değil agnostigim..en önemlisi feminist ideoloji ve annelik hayatimin ana eksenini oluşturur.


Dolayısıyla diyorum ki; dünya üzerindeki varoluş yolculuğumuzu karşı karşıya değil de yanyana yapıyorsak... nereden gelirse gelsin şiddeti reddediyorum. Barış istiyorum.


Yasama hakki tüm canlılar için en temel haktir. Bu hakka saygıyla vicdani reddimi açıklıyorum.


Muge Boztepe
……………

Ben,  Mine Selin Sayarı. Hukuk fakültesi öğrencisiyim. Öldürmeyi reddeden insanlara ‘Halkı insan öldürmekten soğutma’ davası açan, vicdanıyla savaşmayı reddeden kimselere vicdansızlığın hukukunu dayatan, kardeş kanı dökmem diyenlere dökeceksin diyen faşist militarist TC devletinin hukukunu çok yakından tanıyorum.

Bu devletin adaleti öldürür, yakar, yıkar, ötekileştirir, yaşam alanlarını talan eder. Siyasi erklerin, ‘Vatan toprağını temsil eden kadını’ korumak için kardeş katlini meşrulaştırdığı bir savaşın parçası olmayacağım.

Militarizm ve milliyetçilik varlığı hasebiyle cinsiyetçidir ve ben anarşist bir kadın olarak yaşamım boyunca gizli veya aktif öznesi olduğum bu savaşı, devletin ve onun vicdansız hukukunu, militarist tahakkümün onu meşrulaştıran bir parçası olmayı reddediyorum. Ve diyorum ki ‘Hayatlarımız çalınmadan hayallerimiz buluşmalı!”
……………
İNSAN HAKLARI EVRENSEL BEYANNAMESİ'NİN 18.MADDESİNDEKİ "VİCDAN "ÖZGÜRLÜĞÜ HAKKINA DAYANARAK:

EVRENDE YAŞAYAN CANLILAR OLARAK,
UĞRUNA ÖLÜNECEK VE ÖLDÜRÜLECEK HİÇ 1 ŞEYİN OLMADIĞI DÜŞÜNCESİYLE;
SİLAH TAŞIYAN, KULLANAN, ALAN, SATAN, TOPLU TİCARETİNİ YAPAN,
İNSAN YA DA HAYVAN AVLAMAYI, ÖLDÜRMEYİ MESLEK VE AMAÇ EDİNEN,
KISACASI, HERÇEŞİT  SİLAHI VE MİLİTARİZMİ ONAYLAYAN TÜM KİŞİ, KURULUŞ VE ÜLKELERİ VİCDANIMIZ REDDEDİYOR...


NİCE SİLAHSİZ GÜNLERE!


AYŞEGÜL ŞORA
NURAN ARGUN
………

Ben 22 yaşında bir ilahiyat öğrencisiyim.. Hayat boyu sorguladığım şeylerden birisi de; Laik bir düzende, kime hizmet ettiği belli olmayan bir orduda, sistem karşıtı erkeklerin askerlik yapması zorunluluğudur. Her daim dini şeylerden uzak duran ordunun, Müslümanların dini duygularını kullanarak askerliği 'Peygamber ocağı', askerde ölenleri de 'şehit' olarak nitelendirmesini sıkıntılı bir iç çelişki olarak görüyorum.  Halkı kendisine düşman olarak gören bir orduda açıkçası kim ne için savaşıyor? anlayamıyorum. Kürtleri, Müslümanları, sosyalistleri, Alevileri, Ermenileri kendisine düşman olarak gören bir sistemin, zorunlu askerlik dayatması ile erkeklerimizin kendi kimliklerine karşı savaşmalarını istemeleri de abesle iştigaldir.

Ben bir bayan olarak, ne babamın ve kardeşlerimin  ne de sevdiğim adamın askerlik adı altında ezilmesini ve sistemin savaşına ortak olmasını istemiyor, çocuklarımı bu uğurda asker doğurmayacağımı beyan ediyor ve  vicdani ret hakkının tanınmasını istiyorum..

Nuri Pakdil bir kitabında şöyle diyor : 

'Daima terazinin ibresi vicdandır.
Artık, vicdan dışında hiçbir şey namusluluğu açıklayamaz: kazanımlarımızı tartsak tartsak bu terazide tartabiliriz ancak.
Yeniden oluşturup yapılandırmak: eğer yoksa : vicdanımız. Önümüze konan bu gerçek dışılığın dışına çıkabilmek başka türlü mümkün mü?'

Her Türk asker doğmuyor ve birinci vazifem bu ülkenin istikbalini(!) korumak, uğruna ölmek değildir. Bu vatan için oğullar feda olmasın, varsın vatan sağ olmasın.. Vatan denilen şey, nasıl olur da halkının ölümüyle temellerini sağlamlaştırarak var olmaya devam edebilir ki zaten?

Milliyetçilik ve Militarizmden Allaha sığınır, barış-adalet-tevhid için vicdani reddimi açıklarım..

Nebiye Arı
……………..
Yıllarca  uyutmaya çalıştığınız bu halkın, uyuduğunun güvencesiyle ; vatan, millet dediniz, kardeşlik, eşitlik dediniz, hep öldürdünüz, böldünüz, parçaladınız, yaktınız, yok ettiniz.

Sizin dilinizden dökülen her sözcük binlerce kez anlam bozukluğuyla canlarımızı  yaktı. Artık yeter!

Bu topraklar üzerinde ne kadar sevgi, kardeşlik ve barışa dair duygu, düşünce ve bir oluşum varsa, yok etmek için elinizden geleni fazlasıyla yaptınız.

Yürüttüğünüz iki yüzlü tavrınıza destek medyanızla, yalanlarınızı ve gerçek dışı senaryolarınızı, insanları  uyutmak adına  temcit pilavı gibi önümüze atıp durdunuz. İnanılır gibi değilsiniz.

İnsanın şiddet duygusundan ve şiddetten arınmak istemesi özgürlük ve barış ahlakının gerekliliğiyle ilgilidir. Özgürlük ve barış ahlakıyla var olma, insanın şiddetten ve silahtan soğumak, uzak durmak istemesidir.

Askerlik eğitimi saldırgan erkeklik kurgulamasına dayanır. Bu kurguda güç, risk, yok edicilik, yenme ve itaat duygusu vardır.

Bunu eleştirmek ve reddetmek suç değildir. ‘‘Halkı askerlikten soğutma’’ suçunu düzenleyen m.318; yaşama, düşünce ve vicdan hürriyetinin savunusunu yasaklıyor.

Bütün şiddet biçimlerini ve şiddet organizasyonlarını enine boyuna eleştirebilmeliyiz. Askerlik bir dogma, bir tabudur. Kutsal değildir; dünyevidir, eleştirilebilir, sorgulanabilir ve değiştirilebilir…

Türkiye’de maalesef askerlik hala bir tabu!



Ben, insan  ve anne olarak; Bütün şiddet biçimlerini ve şiddet organizasyonlarını kınıyor ve reddediyorum.

Vicdanlarımız uyumuyor..!

Nuray Aydın.
…………

VİCDANİ REDDİMDİR !!!

Bir paket sigaranın üzerine bile “DİKKAT ÖLDÜRÜR” uyarısının yazıldığı günümüzde, sadece insanların telef olduğu değil, doğanın da büyük ve acımasızca hasar aldığı savaşa ve savaşın tüm yaptırımlarına kesinlikle karşıyım.

Kaldı ki, hayata henüz adım atmış, ömrünün en verimli yıllarını ve en değerli varlığı canını kaybetmek pahasına, gençlerin böyle bir zorunluluğa mecbur bırakılmaları birçok medeni dünya ülkesinde bir hak ihlalidir. Hele hele Türkiye’de bu hizmetin, keyfiyete göre zaman zaman “bedelli” alternatifinin olması, çifte standarttır ve etik olarak da kabul edilebilir değildir. Bir şey satılık ise, onu almama hakkı da bakidir!

Ölüm riskinin olmadığı basit bir tatbikatta bile yörenin flora ve faunası büyük tahribat almaktadır. Özet ile, önce doğa sloganı ile her bireyin kendi kararını verme hakkına istinaden, tüm ideolojilerden bağımsız, VİCDANİ REDDİMİ açıklıyorum!
PELİN TEZER
…………

Kısa sözcüklerle vicdani reddimi açıklıyorum.

Yaşama dair hiç bir zaman kocaman cümlelerim olmadı. Hep gölgeleri sevdim ben, sonbaharları, gün doğumlarını. Hep ötekiydim ben. Hep bir adım uzak. Öteki olmaların, ıssız olmanın ne demek olduğunu öğretti yaşam bana hep, o yüzden vicdan duygum her şeyden ağır bastı, gün geldi kılıcı en çok kendime salladım. Salladım canım acımadı. Vicdanımsa sakinleşti.

Küçük bir kız çocuğuydum ben, herkesin babası figürdür ya benimki Ağabeyimdi. Kocaman aşktı benim için. 68 kuşağının sıkı devrimcisi, kazandığı İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Bölümü'nü bırakmak zorunda kalan Ağabeyim. Uzun ve karanlık yıllardan sonra, askerliğe karşı verdiği inanılmaz mücadele yılları. Ağabeyimdi benim ama daha çok yolum. Kambur bir adamı, askere almaya çalışan zihniyete karşı verilen mücadele süreci. Senin için evet en başta senin için Vicdani retçiyim  Ağbi. İnsanın sağlık sorunu olsun, olmasın, istemediği hiçbir şeye zorlanmaması için , yattığın yerde rahat uyuman için vicdani redciyim.

Evet insanın iradesi dışında hiçbir şeye zorlanmaması için vicdani redciyim.

Evet; Kıbrıs Savaşını yaşamış bir ailenin, Kıbrıs Savaşında insanların neler yaşadığını bizzat tanıdıklarımdan dinlediğim ve savaşın insan ruhunda bıraktığı travmaları bildiğim için vicdani redciyim. Savaşın hiç bir mubah yönü olduğuna inanmayanlardanım.

Ancak içimizdeki barışı yakalarsak, savaşın duracağına inananlardanım. İçimizdeki huzurun en çok vicdandan geçtiğine inanırım. Vicdan ağır bir yüktür bilirim. Bu yükü taşımak, taşımamak için isteğim dışında bana uygulanabilecek her şeyin tecavüz olduğuna inananlardanım. O yüzden vicdani redciyim.

Ben Anneyim, ben kadınım ben evladım, babamı - oğlumu - sevdiceğimi, savaşlarda ölsünler diye emek vermedim. Onlarla geçirebileceğim her anın beni ben ettiğini, onlarsız yaşamımın eksik kalacağını bilirim. Yaşamımı yaşam yapan asıl payda sevdiklerimse, yanımda ölmelerini dilerim. Sebepleri olmadıkları bir savaşta asla değil. Kavga onların kavgası değildir . Ancak anneler çocukların barışçıl, hümanist yetiştirirse, dünyayı güzelliğin kurtaracağının ve sevmekten geçtiği yollarının bilinciyle vicdani redciyim.

Eğer  cinsel tercihler farklı ise bireylerin buna saygı duyularak ama askere gitmediğinde de onuru kıracak, toplumda daha farklı baskıların oluşmaması için, bu arkadaşlarımın sonrasında yaşadıkları travmaların olmaması için, temiz bir dünya, özgür düşünce adına, insan kalabilmek adına, bir başka insanı öldürme hakkım olmadığına inandığımdan, yaşamın en kutsal hak olduğuna olan inancımla, sebebi olduğum şeylerin sonucu olabilmek adına, Ağabeyim için, hiç olmayan oğlum için, vicdani redciyim. Özgür irademle verdiğim bu kararımın sonuna kadar savunucu olduğumun bilinmesini isterim. Umut ediyor ve diliyorum ki aynı yoldan yürüyecek arkadaşlarımla uzun parkurları kısaltacağız.
RANA ARIBAŞ
…………..
Ben Artvin Borçka’lı bir gürcü kadınıyım. Ana dilim gürcüce. Bir sınır köyünde yaşıyor, ve köyümden baktığımda sınırın öteki tarafını görebiliyorum. Sınırın arkasında bizimle aynı dili konuşan insanlar var. Sınırın her iki yanında iki ayrı devlete ait askerler tüm gün, tüm gece sınırda kendi topraklarını bekliyorlar. Aynı dili konuşsalar da konuşmasalar da sınırların ayırdığı insanlar birbirlerine düşman değildirler. İnsanları düşman eden devletler ve onların militarist anlayışlarıdır. Ben anti-militarist ve anarşist bir kadın olarak sınırlara, askerlere, savaşlara, devletlere karşı olduğum için bu görevi ve bu kurumu reddediyorum. Ben iktidar ve mülkiyetin olmadığı, sınırsız, sınıfsız, paylaşma ve dayanışmayla dolu özgür bir dünya hayal ediyorum. Hayatlarımız çalınmadan hayallerimiz buluşmalı.

Reyhan Arslan.

Me var Artvin- Borçka’dan kartulikalbatoni Reyhan Aslan’i. Çemi deda ena Kartuli enaa. Sazğvar gverd ert sopelşi vtsxovrop da rom gavxedav sazğvar ikit, çem enis metkveleb vxedav. Sazğvaris ikit aketidan ortav saxemtsipos carebi, dila sağam tviton kvekanas udganan. Erti ena konden arkonden sazğvaris gakopili xalxi ertmanetis mtveri arari. Adamianis mtveroba miss saxemtsipos militarizuli politikaa. Me erti antimilitaristi da anarşisti kalobit, sazğreb, careb, omeb da saxemstsipoebze mopirdapiri var da amitom, caris movaleobas ukugdebelivar. Me xelisuplebis da sakutreobis ukopneli,usazğvaro,uklaso, natsiloba da damkmarebis arsebuli tavisupali kvekanas otsneba makvs.

Tsxovreba udovkargveli şevaxvedrot otsnebi!

Reyhan Arslan
…………….
SEDEF ECER'IN VICDANİ RED METNİ


Hepinizin  ellerinize sağlık. Tabii ki çok doğru bir girişim. Yeni oluşumda elimden geldiğince yer almak isterim. Fransa'da yapılabilecek bir şeyler olursa da yardımcı olmanın bir yolunu bulmaya çalışabilirim. Vicdani reddim konusunda kişisel bir metin yazıp yollasam işe yarar mı? (Soyadları çok Fransız, adları çok Türk iki oğlan çocuğum var. Doğduklarından bu yana Türk kültürüne dair onlara verebileceğim her şeyi vermeye çalışıyorum ama çok sembolik bir şeyi vermemeye karar verdim: TC vatandaşlığı. İçimde bir yara ama tahmin edebileceğiniz gibi bunun nedeni bir gün askere gitmelerini istemeyişim. Kısacası benim bir anne olarak, onları Fransız vatandaşı yapma ve reddi seçme imkanım var. Eğer bunu yazıya dökmem bir işe yarayabilirse hem Fransızca hem de Türkçe bir şeyler karalayayım.) Bu konuda geçenlerde Le Monde gazetesinde çok güzel bir yazı çıktı, ben de Fransız basınına bir şeyler yollamaya, bunun devamının gelmesine çalışabilirim. Onun dışında şimdi önemli bir Fransız web sitesinde bana bir köşe veriyorlar, orada elbette sözünü edebilirim. Tabii yurtdışından gelen seslerin nasıl bir etkisi oluyor, işe yarıyor mu onu da bilmiyorum. Haberleşmeye devam edelim, sevgilerimle.
……………
Savaşı vicdanıyla tartıp insanlığından utanan herkes gibi, ben de, savunmamız gerekenin şiddet değil şiddetsizlik olduğunu bilerek, bu bilgide ısrar ederek, militarizme ve onun öğrettiği milliyetçilik ve cinsiyetçiliğe karşı durmayı varoluşumun bir gereği sayıyor ve vicdani reddimi açıklıyorum.

Selen Doğan
…………..
Ben Selin Ever. Bir kadın olarak sadece bu ülkede doğmuş olduğu, belirli bir cinsiyet ve yaş grubuna dahil olduğu için militarist sistem tarafından inanmadıkları bir vatani hizmeti gerçekleştirmek zorunda bırakılan erkeklerle dayanışma içinde vicdani reddimi açıklıyorum.

Hayatlarımız çalınmadan, hayallerimiz buluşmalı.

…………

VİCDANİ REDDİMDİR -

19.yüzyıldan itibaren ulus-devletlerin tarihin şafağında belirmesiyle başlayan zorunlu askerlik tarihi, militarizmin, milliyetçiliğin, savaşların, soykırımların ve etnik temizliğin kurumsallaştırılması ve yeniden üretilmesi tarihidir. Zorunlu askerlik, devlet tahakkümünün erkek özneler üzerinden kristalleştiği, hayal gücünün iğdiş edildiği, otoriter mekanizmalar içerisinde bireyin öğütüldüğü ve otoritenin bekasını sağlamaya yönelik ideolojik bir dayatmadır. Devlet olgusu elbette yüklemi olan şiddetten bağımsız düşünülemezdi. Her tarihsel kesitte, kurumlaştırılan şiddet; toplumsal kurbanlarını üretmeye muktedir bir güç olmayı sürdüre gelmiştir. Bir şiddet örgütlenmesi olan modern ordular, her dönemde iktidarlar tarafından yaratılan iç ve dış düşmanlar ideolojisi doğrultusunda siyasal meşruluk kazanabilmiştir.

Yaşadığımız topraklarda Ordu ve Bürokrasinin vazgeçilmez izdivacından doğan Türk egemen siyaset kültürü, her erkek bireyin askeri bir cengâver olarak toplumsallaştırılmasını öngörmüştür. Tek övünç kaynağı ordusu olan bir devlet geleneğinin, “her  Türk asker doğar” söylemiyle, militarizmi Türk insanının siyasal kültürünün de ötesinde adeta biyolojik-ırksal bir özelliği haline getirmesinde şaşırılacak bir taraf yoktur. Darbelerle sürekli her türlü demokratik gelişmeyi budayan, siyaset üzerindeki vesayeti hiç bitmeyen, otuz yıldır Kürtlere karşı yürütülen haksız savaşın temel aktörü olan TSK, bu topraklarda bireysel ve toplumsal özgürlükler önündeki en önemli bariyer konumundadır. Kutsallık zırhına bürünmüş bu hikmetinden sual olunmaz kurumun bize öngördüğü roller: Vatanı ve devleti için her an şehit olmaya hazır erkekler ve bu erkekleri sürekli doğuracak “vatan sağ olsun” diyen gözü yaşlı anneler veya eşinin şahadet mirasını lekesizce sürdürmek zorunda olan kadın olmaktır.

“Bir erkeklik laboratuarı” olan Ordu, erkeği heteroseksüel matris içinde kurulan toplumsal cinsiyet rolüne layık bir şekilde toplumsallaştırmaktadır. Rüştünü ispatlamış, ailesinin reisi, eşinin ve ailesinin namusunu korumaya hazır, şiddetten kaçmayan, “adam olmuş” bir birey olarak topluma geri göndermektedir. Sokakta ve aile içinde şiddetin en büyük hedefi konumunda olan kadınların, bu şiddet kültürünü en fazla kışkırtan ve yeniden üreten iktidar tapınağına karşı kayıtsız kalma lüksü yoktur.
Milliyetçilik ve militarizmi ‘birader’ ideolojiler olarak gören Cynthia Enloe “askerliğin yalnız erkekler için bir yasal zorunluluk olmasından dolayı erkek redcileri kahramanlaştırma ve militarizme içkin olan patriyarkayı yeniden üretme gibi bir risk taşıyor. Kadın vicdani redciler, vicdani red hareketinin antimilitarist mücadelenin bir parçası olmalıdır” değerlendirmesiyle patriyarkayla mücadeleyi antimilitarizmin merkezine yerleştirmektedir. Bu strateji aslında iki yönlüdür. Bir taraftan “düşman” askerler morallerini yükseltmek için tecavüzü bir araç olarak kullanırlar. Diğer taraftan da, kendi kadınlarının tecavüze uğraması aslında erkeğin yenilgisidir (namusu kirlenen aslında erkeğin ta kendisidir), ve böylece onun düşmana saldırması için bir motivasyondur” diyor. Erkeklik, tarih boyunca devletin dayanaklarından ve ulusu oluşturan temel nosyonlardan biri olmuştur. Genel değerlendirmemi Cynthia Enloe’nin özlü belirlemesiyle bitirmek istiyorum.  “Milliyetçilik ataerkiye âşıktır, çünkü ataerki ona gerçek minik vatanseverler doğuracak kadınlar sunar; militarizm ataerkiye âşıktır; çünkü ataerkinin kadınları, oğullarını asker olmaları için kendisine takdim eder. Ataerki milliyetçiliğe ve militarizme âşıktır; çünkü bu ikisi tam anlamıyla erkeksi erkekler üretir. Militerleşme sadece ordu ile ilgili mekânlarda ortaya çıkmaz, bombalarla ya da askeri kamuflaj giysileri ile hiç alakası olmayan insanların, ve düşüncelerin de anlamlarını ve kullanılma biçimlerini dönüştürür; militerleşme erkekliğe ayrıcalık tanır ama bunu kadınlığın ve erkekliğin anlamlarını manipüle ederek yapar”.

Bütün bunlardan ötürü ben Serpil Odabaşı, dünya görüşüme, insani değer ve inançlarıma dayanarak zorunlu askerliği red ederek vicdani reddimi açıklıyorum.


* Bu metin Serpil Odabaşı'nın taslak metnidir, nihai hali değildir.
……………….

Ben Sevgi Bedük, 20 yaşında bir Kürt Kadınıyım.. Kürdistan topraklarında yaşanan savaştan sıyrılıp gelen insanlığın sesi olarak bizi ötekileştiren bu düzeni reddediyorum..!

Hayatın farkına vardığım andan itibaren T.C.’nin Kürdistan halkına uyguladığı sömürge ve savaşın içine düşmüş bulunmaktayım..!
Bir kadın olarak, tek görevi bakım hizmeti olan yardımcı güçler ordusu yaratmamı isteyen, toplumda etkisiz, ailede kimliksiz, yaşamda kişiliksiz hale getiren militarizmi; anarşist bir Kürt kadını olarak reddediyorum..!

Uzun yıllardır bu topraklarda T.C. devletinin Kürdistan’da uyguladığı imha ve inkar politikalarını, öldürülen çocukları, yakılan bedenleri, kaybedilmiş hayatları görüyorum.. Bu savaşın öznesi olmak bir yana dursun, bu kirli düzenin bir parçası olmayı reddediyorum..!

İçinde yaşadığımız politik süreçte barışa el uzatan annelerin feryat figanları içinde sınırlara bıraktıkları beyaz tülbentlerle birlikte bu kanlı savaşa bir son denilsin istiyorum..! Tüm düzen, insan canına kasteden bütün hiyerarşik sistemleri reddediyorum..! Aktif öznesi olduğum bu savaşta birincil dereceden etkilenen bir kadın olarak devleti ve onun hem adaletsiz hem de vicdansız olan hukukunu reddediyorum..! Ve ant olsun ki hiç bir toprak parçası daha değerli değildir insan kanından. Evet yaptığım devlet nezdinde bir suç, ben halkı askerden soğutuyorum..! Çünkü; Hayatlarımız çalınmadan, hayallerimiz buluşmalı..!
…………………

VİCDANİ VE TOTAL REDDİMDİR

Özgür irademi, aklımı ve vicdani tüm haklarımı kullanarak dünyayı teslim almaya çalışan kapitalist düzeni ve onun tüm alt sistemlerini, militarizmi, militarist düşünce ve her türlü yansımasını reddediyorum. Din, dil, ırk, cinsiyet ayırmaksızın, haysiyetimle ve Allah’tan başkasına baş eğmeden yaşamayı ilke edindim. Bana ve benim gibi olan tüm dünya halklarına, insanlığa karşı duran, tehdit altına almaya çalışan baskıcı, sömürgeci tüm felsefi, psikolojik, ekonomik, politik, hukuk ve dini yaklaşımları da reddediyorum. Bu surette savaşa, silaha, silahlanmaya, orduya hayır diyorum.

 Ben bir insanım. Bir insanı öldüremem. Öldürülmesine seyirci kalamam ve buna hizmet edemem. Yaşam döngüsünde var olan, varlığını sürdürmekte olan bir başka canlının yok edilmesine, doğanın talan edilmesine, kültürel ve ahlaki çöküntülerle basamak yaratılmasına ve bunlara sebep olan her şeye son nefesime kadar karşı çıkacağım.

Yukarıdakileri takiben, bir kadın olarak bu dünyaya eli silah tutan, gözlerini ve ruhunu şiddet bürümüş, erklik duygusuyla özünü kaybetmiş çocuklar doğurmadığımı açıklıyor ve doğurmayacağımı da bildiriyorum.

Evrensel birlik, dirlik ve barış için, insan olmanın tüm güzelliğini ve erdemlerini hak ederek, özgürce taşıyabilmek için vicdani ve total reddimi ilan ediyor, bütün retçilerle dayanışma içinde kalacağıma söz veriyorum.

Umman Deniz Karabay

……………
Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırlarında ‘Hudut namustur’ yazar büyük harflerle. Namus sözcüğü erkek egemen sistemde kadın bedeni üzerindeki iktidarıyla kodlanır. Savaş hallerinde ise sınırlar geçilince o toprakların ‘namus’udur saldırıya ilk uğrayan. Savaş hallerinde kadın bedenine yönelik şiddet, taciz, tecavüzdür ‘hak’ görülen.

Yakın geçmişte Fatih Altaylı taciz niteliğinde bir açıklama yapmıştı hatırlarsanız. Ordunun kadınların bacak arasını da koruduğunu söylemişti. Evet ‘erk’ek ordu kadınların bacak aralarıyla fazlaca ilgilenir. Kirli savaşın tecavüz mağdurları Ş.E.’nin, Şükran Aydın’ın ve daha binlerce kadının öyküsü hala hafızalarımızdadır. Ş.E., Mardin Ağır Ceza Mahkemesi’nin aralarında rütbelilerin de bulunduğu 405 asker hakkında açtığı davanın "mağduru" olarak biliniyor. 1993 Kasım’ında gözaltına alınıp işkenceden geçirilen Ş.E.’yi bir araba lastiğinin içine koyup ellerindeki sopayı cinsel organına sokuyorlar. Daha sonra defalarca tecavüz ediyorlar. Gözaltı sonrası tutuklanması istenmeden serbest bırakılıyor ve 4 ay sonra evi basılarak tekrar gözaltına alınıyor. Bu kez 15 gün süreyle tecavüze uğruyor. Olanları anlatırsa kız kardeşlerine de aynı uygulamaların yapılacağı söylenerek tehdit ediliyor. 4 ay sonra tarladan alınıp tekrar tecavüze uğruyor. Önce iri yeşil gözlü bir subay çıkıyor üzerine. Sonra askerlere dönüp ‘Serbestsiniz’ diyor ve Ş.E. bayılana kadar tecavüze uğruyor. Sonra silah dipçiğiyle dövülüyor ve öldü sanılıp oracıkta bırakılıyor. Ş.E. bunları kaçmak zorunda bırakıldığı Almanya’da bir panelde anlatabiliyor ancak. Ve yıllar sonra devlete karşı mücadelesi başlıyor. Zamanın karakol komutanı Musa Çitil isimli işkenceden tescilli bir adam. Karakolda askerlerin cinsel ihtiyaçlarını karşılamak için gözaltına alınmış kadın kurban bulundurduğu biliniyor.

Ş.E. gibi ne kadar kadın var bugün bilmiyoruz. Sayının da önemi yoktur aslında. Sadece Ş.E.'nin yaşadığı vahşet bile bir kızkardeşimizin çığlığıdır. Bu çığlık bütün yüreklerde ateş olmalı, vicdanlara dokunmalıdır.
Kaynak: Bydigi Forum http://www.bydigi.net/sinirsiz-muhabbet-burada/365495-7-insan-vicdani-reddini-acikladi-vicdani-ret-kurultayinda-notlar-ve-aciklamalar.html#post2506764

Askeriye başlı başına cinsiyetçilikle militarizmin ete kemiğe büründüğü bir kurumdur. Askerlik eğitimi sırasında kadınlar aşağılanır, kadın bedenine yönelik küfürler hem kendi milletinden kadınlara hem de ‘öteki’ kadınlara karşı şiddeti meşru kılar. Pornografi ve fuhuş askerlerin gayri resmi eğlence aracıdır. Savaş bölgelerinde yollara genelevlerin açılması da tesadüf değildir.

Ben bir sosyalist feminist, bir devrimci olarak tarihin sayfalarında hasıraltı edilen, kirli savaşın şiddetine, tacizine, tecavüzüne maruz kalan, fuhuşa zorlanan kadınların yaşadıkları acıları unutmuyorum. Onca kadına yapılanları yok sayan, cezalandırmayan ve üstüne meşru gören ataerkil düzeninizin karşısında duruyorum. Barışı bu topraklarda istemeyen, kardeşi kardeşe öldürten militarist zihniyete karşı bir Türk genci olarak savaş değil, barış istiyorum. İnsanlar ölmesin diye tıp eğitimi alırken, beyaz önlük giyerken daha fazla beyaz kefen istemiyorum. Ölüm değil çözüm istiyorum. Kirli savaş mağduru kadınlar için, barış için taraf oluyorum ve vicdani reddimi açıklıyorum."

Zeynep Varol

24.12.2009
…………..
Vicdani Reddimdir



Ben Zozan Özgökçe. 

Bu topraklarda yaşayan feminist anti-militarist bir Kürt kadını olarak militarizmi ve militarizmin dayandığı tüm değerleri reddediyorum. Militarizm, askeri değerlerin ve savaşın yüceltilmesinin yanı sıra erkekliğe atfedilen değerlerin meşruluğu ve üstünlüğüne dayanmaktadır. Bir şiddet örgütlenmesi olarak devlet, doğası gereği yüklemi olan şiddetten bağımsız düşünülemez. Modern ulus-devletlerin savaş ve güvenlik ihtiyacından doğan zorunlu askerlik, yurttaşlığa kabulün bir gerekliliği olmasının dışında “hegemonik erkeklik” değerlerinin inşasında da önemli bir role sahiptir. Connel’in kavramlaştırdığı Hegemonik erkeklik; yenilmez, korkusuz, sert, disiplinli, bedensel acılara dayanaklı, rekabet ruhu yüksek, sağlıklı ve cinsel gücü yerinde heteroseksüel erkek tipini varsaymaktadır. Bu özellikler aynı zamanda militarizmin de gereksindiği ve üretmeye çalıştığı erkeklik tipini temsil etmektedir. Böyle bir erkeklik tanımı, kadınları ve her türlü kadınlığı dışarıda bıraktığı gibi, engelli, eşcinsel, yaşlı erkekleri de dışlamakta ve erkekler arasında da hiyerarşiler yaratmaktadır. Bir tür “erkeklik ispatı” haline dönüşen askerlik deneyimi aynı zamanda kadına atfedilen tüm değer ve özelliklerin aşağılandığı, saldırgan erkeklik değerlerinin yüceltildiği ve normalleştirildiği bir deneyimdir. Erkek askerdeyken gördüğü dayak, küfür, hakaret, aşağılanmayı sineye çekerek, askerden sonra başkalarına gösterebileceği şiddeti içinde öfke ile büyütüyor. Ailesi ve içinde olduğu toplumda askerdeyken öğrendiği hiyerarşi kurma, aşağılama ve diğer hegemonik erkeklik pratiklerini uyguluyor.



Militarizmin cinsiyetlendirilmiş güvenlik politikası, erkeklerin savaşçı robotlar, kadınların da pasif, sadık hatta sorgusuz itaat eden destekçileri rolünü oynadığı vatandaş tipini yaratmaktır. Cynthia Enloe’nin dediği gibi, Militarist siyasette kadınlara düşen rol, asker eşi, oğlunu askerliğe yüreklendiren anne, yaralı askeri iyileştiren hastabakıcı, askerleri eğlendiren fahişe ve cephe gerisi hizmetlerine koşturan görevli kadın olmaktır. Bunu sağlamanın yolu da milliyetçi ve dini ideolojiler aracılığıyla hayali “biz” (ulus) kimliğini yaratmaktan geçmektedir. Askerlik süresince disipline edilen, ‘adam olma’ rüştünü ispatlamış olarak topluma dönen erkek, kazandığı ayrıcalıklı konum sayesinde devletin sunduğu imkânlara ulaşmanın avantajlarını kullandığı gibi ailesine ve çevresine de bir çeşit ‘devlet’ olarak dönmektedir. Militarizmin istediği ‘erkeklik’ vatanı ve kadını korumak gibi ‘kutsal’ davalar adına şiddet kullanmak için bir icazet anlamına geliyor. Baba, koca veya ağabey sıfatlarıyla ailenin de askeri olmaya soyunan erkek; kadını korumak, kollamak, cinsel kimliğini denetlemek gibi pratikleri doğal vazifesi olarak görmektedir. Toplumdaki eşitsiz cinsiyet ilişkileri militarizme eklemlenerek kadınları, zayıf, güçsüz ve yönetilmeye muhtaç gören bakış açılarını pekiştirmektedir.



Militarist devlet politikalarının kadına biçtiği roller; Ulusun devamını sağlayan kutsal anne, geleneğin bekçisi, kültürün aktarıcısı, modernleşmenin gösterenleri, ulusal savaşlarda katılımcı ve aynı zamanda militarizmin ideolojik üretiminin parçası olmak şeklinde özetlenebilinir. Ayrıca vatanın, uğrunda savaşılacak ve ölünecek bir kadın bedeni olarak kurgulanması, kadını erkeğin korumasına tabi kılan zihniyeti güçlendirmektedir. Erkeğin aile içinde namus, şeref, ahlak gibi değerler adına kullandığı şiddet, devletin başka milletlere yönelik kışkırttığı savaşların da dayandığı ilkelere dönüşmektedir. Ceberut devlet geleneğinin güçlü olduğu Türkiye’de, “Her Türk asker doğar” veya “Türklüğün bağrından çıkmış silahlı kuvvetler” gibi söylemlerle askerlik adeta bir milli özellik haline getirilerek sorgulanamaz kılınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu anlatılarından biri olan “Türk Milleti Ordu Millettir” miti yıllarca ülkeyi darbelerle, olağanüstü hallerle yöneten bir vesayet rejiminin de harcını oluşturmuştur. Devletin Kürt halkına karşı yıllardır yürüttüğü savaş, militarist siyasetin gücüne tapmanın bir sonucu olarak süregelmektedir. Şiddeti, hiyerarşiyi, otoriteyi, güçlü olmayı ve ölümü kutsayan militarist ideoloji, gündelik hayatın deposunda biriken eril şiddetin de kaynağıdır. Ulusal savaşlarda veya etnik soykırımlarda birer ölüm makinasına dönüşen modern orduların değişmeyen kurbanları ve savaş ganimetleri yine kadınlardır. Militarist şiddetin, fethedilmesi gereken bir düşman olarak gördüğü kadın bedeni, her savaşta tecavüz, zorla hamile kalmak, işkence ve her türlü aşağılanmaya maruz kalmaktan fazlasıyla nasibini almaktadır. Eril tahakküm, hiyerarşiyi, tabi kılmayı ve bütün bunlar için de doğal olarak zor kullanımı gerekli kılmaktadır. Militarizm, aynı zamanda toplumsal kaynakların canavarca sömürülmesi demektir, savaş ekonomisi için harcanan bütçeler, insanlığın sosyal ve ekonomik refahından çalınmaktadır. ABD’nin orduya ayırdığı 1.3 trilyon dolarlık bütçe, toplam dünya ülkelerinin ayırdığı bütçeye eşittir. Türkiye’de otuz yıldır sürdürülen iç savaşa ve Savunma Bakanlığı’na ayrılan bütçelerle tüm sosyal ve ekonomik sorunları çözebilirdik.



Sözün özü,  feminist ve anti-militarist bir kadın olarak, her türlü otoriteyi, savaşı, hiyerarşiyi ve cinsiyetçi politikayı red ettiğimi belirterek vicdanıma ve politik kanaatlerime dayanarak vicdani reddimi açıklıyorum. Bir kadın olarak askere gitmiyorum ancak yukarıda bahsettiğim nedenlerle militarizmin kadınların gündelik hayatlarına olan olumsuz etkileri açısından vicdani reddimi sadece Türkiye’de devam eden bu savaştan dolayı değil tüm iktidarların savaşlarına karşı olduğum için açıklıyorum. Hepimizi kapsayacak bir özgürlük, otoritenin, mülkiyetin, cinsiyetçiliğin ve şiddetin lağvedildiği bir dünyada ancak mümkündür…



Zozan Özgökçe - VAN
……………..

Vicdani reddimi açıklıyorum.                                                                                                        09.06.2011

En korkunç yaratık insanın, insan olmayan diğer canlılara uyguladığı işkencelere dayanamazken, kendi türüne yaptıklarına sessiz kalamam. Tüm canlılar kardeşim.

İnsan icadı olan savaşlara, militarizme, güçlünün güçsüzü ezdiği ortamlara ve her çeşit şiddetin, vatani görevleri için bütün erkekleri zorla savaşa gönderen ama kadınları hiçe sayan fakat vergilerini de almayı ihmal etmeyen orduya ve askerliğin her türlüsüne karşıyım.

Doğar doğmaz kutsal vatana armağan edilmek zorunda bırakılmış varlığım artık isyan ediyor. Haksızlığa, dişe diş kana kan mantığına dayanamıyor. İnsanlar tarafından kâğıt üzerine çizilmiş alanları, yasal veya yasadışı şekilde gerçek can ve kanla korumayı ve korutmayı reddediyorum.

Sadece öldürmeyi reddettiği için aylardır korkunç şartlarda tutulan İnan Süver’e, devletin sebep olduğu bu acıyı yaşayan eşi Remziye Süver’e, oğlunun gözleri önünde erimesine çaresiz kalan annesi Yemlihan Süver’e ve çocuklarına dayanışma ve desteğimi hissettirmek için vatansızlığımı ve vicdani reddimi açıklıyorum


Şükriye ERCAN
ANKARA


Evet, 2009 2012 yılları arasında yapılan vicdani retler bunlar peki ama kim bu kadınlar, işte yanıtları:





Kimdir Bu Vicdani Redci Kadınlar?

ALİYE GÜMÜŞ : Boyut Yayıncılıkta editör . DUR DE aktivisti. T3 yayın koordinatörüdür. Kadınlar ne ister isimli yazıları mevcuttur.
Angel Dikme: Yazar 1962 Diyarbakır doğumlu Anjel Dikme; iki yaşındayken ailesiyle birlikte Diyarbakır’dan ayrılıp İstanbul’a yerleşip, Bezciyan Ermeni Ortaokulu ve Bakırköy Kız Meslek Lisesinin giyim branşını  (Haut couture) tamamladıktan sonra, Stilist ve Modelist olarak çeşitli üst eğitim evrelerini tamamladıktan sonra, 10 yıl gümüş sanatının özgün çalışmalarını sattığı mağazasının yöneticiliğini yapmıştır. 2000 Temmuzundan beri Paris’te yaşıyor.  2003 yılında karma suluboya resim sergisine çalışmalarıyla katılmıştır. 2005'de El çalışmalarından oluşan kişisel bir sergi gerçekleştirmiştir. Mart 2011'de yayınlanan ilk kitabinin adi; KİMLİK ISTEMEM. Halazir da  web üzerinden yayın yapmakta olan Nor Radyo'da Namag-Kendimize Mektuplar isimli programı hazırlayıp sunmaktadır. Kitap basımı konusunda zorluk yasayan yazarların, değerli araştırmalarını, şiirlerini, hikayelerini tümüyle gönüllülerden oluşan Yayın Kollektifi gurubuna gelen dosyalarını redaktör olarak okuyarak yardımcı olma görevini severek yapmaktadır. Yazıları iki dilde basılan haftalık Newroz gazetesinde yayınlanmaktadır. "Sevgidir dinim, yaşamdır inandığım."cümlesiyle özetler yasamı algılayışını.


Aygül Erce: Şarkıcı, besteci, ses eğitimi öğretmeni olan gülay bingöl doğumlu. Dokuz Eylül Üniversitesi Devlet konservatuarı şan bölümünden mezun olan erce, İzmir devlet opera ve balesinde ve İzmir devlet senfoni orkestra korosunda koro elemanı olarak çalıştı. Trt’nin hazırladığı müzik programlarında türküler, liedler ve opera şarkıları söyleyen erce, Trt’nin çok sesli gençlik korosunda 3 yıl koro elemanı olarak çalıştı. gluckun kadının fendi kadıyı yendi operasında binnaz rolünü oynayan erce, birçok operada daha değişik roller aldı. İzmir’de bulunan ege sanat merkezinin kurucuları arasında da yer alan ve müzik bölümünün yöneticiliğine yapan erce, burada çocuk korosu kurdu ve tiyatro oyunları için şarkılar besteledi. goldsmiths üniversitesinde jazz and populer music eğitimi alan, soul jazz, gospel vocal workshop çalışmalarına katılan, u.k pianos schoolda ve London saz schoolda ses eğitimi öğretmeni olarak çalışan erce, dört müzisyen arkadaşıyla bir araya gelerek divah adlı bir grup kurdu ve londranın birçok yerinde sahne aldı. melodic seven nine grubunun vokalisti olarak Londra’nın yanı sıra Avrupa’nın birçok kentinde konserlere katılan, kendi kurduğu müzik grubu narfusionile çalışmalarını halen sürdüren erce, stüdyo çalışmalarını goldsmiths üniversitesinden roger cawkwell ile birlikte yürütüyor. bu çalışmalarda kendi bestelerinden ve türkülerden oluşan iki albüm hazırlayan erce, insan sesinin çok büyülü bir enstrüman olduğuna inanıyor. Erce, Türkiye ve Londra’da birçok öğrenci yetiştirirken, şu anda stüdyo çalışmalarının yanı sıra ses eğitimi öğretmenliğini de sürdürmektedir. Erce, Londra’da yaşıyor
1-Vicdani retçi olmamın ve vicdani reddimi açıklamamın  birçok nedeni var.
Öncelikle insanım, sanatçıyım, anneyim ve her türlü hiyerarşiye, şiddete karşıyım. Militarizim denilen illet bütün bu hiyerarşiyi ve şiddeti kapsıyor. Militarizmin günlük hayatımızdaki korkunç etkilerine   tanık oldukça, birazcık vicdana sahip her insanın vicdani retçi olması gerektiğine inanıyorum. Ben mutlu ve barış dolu bir dünyada yaşamak istiyorum. Benim düşlerimdeki dünyada ne askerlik, ne hiyerarşi ne de şiddet var. ‘’Benim Sana Verecek Bir Oğlum Yok Paşa’’  şarkım bu duygularımın bir yansımasıdır.

2-Aygül Erce Bingöl’de doğdu. İzmir  9 Eylül Üniversitesi  Devlet Konservatuvarı Opera -Şan bölümünü bitirdi.Goldsmith Üniversitesinde Caz ve Popüler Müzik , Royal School Of Music de Şan Eğitmenliği dersleri aldı. 1996'dan bu yana kendi müziğinin ve sözünün peşine düşen Aygül Erce, yakın dönemde bestelediği  şarkılarıyla (Pınar’ın Şarkısı, Annem Kurtar Beni, Benim Sana Verecek bir Oğlum Yok Paşa) yaşananlara tepkisini dile getirmiştir. Önümüzdeki günlerde ‘’Acıya Şarkılar’’ adlı albümü Kürtçe ve Türkçe olarak dinleyicileriyle buluşacak. Aygül Erce sahne performanslarının yanısıra ses eğitimi öğretmeni olarak da çalışmaktadır.



Ayla işler Sümer: Grafik eğitimi aldı. Halen resim ve seramik alanında bağımsız çalışmalarını sürdürmektedir.

Ayten Demir: Öğretim görevlisi

Ayşa Batumlu: Avukat, aktivist, köşe yazarı

Ayşe Güneysu: Aktivist

AYŞE LEBRİZ BERKEM
1963 yılında İstanbul'da doğdu. 1985 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro bölümünden mezun olduktan sonra, 1985–87 yıllarında Bursa Devlet Tiyatrosu'nda görev aldı. 1987 yılından itibaren İstanbul Devlet Tiyatrosu'nda oyuncu olarak görev yapmaktadır.
Rol aldığı bazı oyunlar: 'Tohum ve Toprak', 'Yedi Kocalı Hürmüz', 'Hapşırık', 'Kedi Oyunu', 'Altı Kişi Yazarını Arıyor', 'Savaş Yorgunu Kadınlar', 'Kıyamet Suları', 'Orkestra', 'Kısasa Kısas', 'Ferhad ile Şirin', 'Efrasiyab'ın Hikâyeleri', 'Mutlu Günler', 'Dobrinja'da Düğün', 'Ölüm ve Kız', 'Antigone', 'Seyir Defteri-Julia', 'Kaybolma' v.b.  'Ölüm ve Kız' ve 'Julia' da oynadığı rollerle Afife Jale  En İyi Kadın Oyuncu Ödülü' ne iki kez aday gösterildi.
Bahçeşehir Üniversitesi İleri Oyunculuk Yüksek Lisans Programında 'Doğaçlama' dersi verdi. Kabataş Erkek Lisesi ve Doğuş Üniversitesi Tiyatro Kulübü' nde oyunlar sahnelemeye, Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü ile Doğuş Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi' nde oyunculuk ve diksiyon dersleri vermeye devam etmektedir.
Ayşegül Şora: 61 yaşında siyasal mezunu emekli.
Ben Ayşegül Şora. 61 yaşındayım. İstanbul Üniversitesi İktisat mezunu, çeşitli kuruluşlarda yöneticilik yapmış, şu anda da emeklilik döneminde kendini yarı profesyonel olarak denizlere vermiş, 36 ve 30 yaşlarında 2 kız annesi, toplumuna duyarlı, silah düşmanı bir kadınım. Şu anda, küçük bir teknem var. Yelken dersi veriyorum.

Nuran Argun: Aktivist

Buruc barakacı : sanatçı. Marmara Üniversitesi. Proje koordinatörü
Burcu ŞAHİNLİ : yazar, aktivist

Ben vicdani reddi yaygın olan anlamının (yani askerlik veya devlete hizmeti reddetmek) dışına taşırarak açıkladım reddimi. Kadınların,( o esnada yeni yeni başlayan ) mecbur tutulmamalarına rağmen vicdani ret açıklamaları da bu anlamda zaten vicdani ret kavramının alanını genişleten bir hareketti. Reddim, bu açıdan bu harekete eklemlenen bir edim (en azından benim gözümde). Fakat askerliğin ötesinde başka alanlara da yaymak istedim ben reddimi, askerlikten muaf tutulsa da militarizmin zulmünden, Erkek zulmünden mustarip bir kadın olarak. Vicdan'ı geniş anlamıyla kullandım,'Erkek' sistemi tüm boyutları ve suretleriyle reddeden bir metindir benim vicdani ret metnim. 
Neden bir siyasal eylem olarak vicdani ret diye de sorulabilir. İnsanlık o kadar rezil bir noktada ki 'vicdan' denen şey yok olmak üzere. Vicdan'ı hatırlatmak, güçlendirmek, gelecek nesillere aktarmak biz vicdan sahiplerine düşer ve bu yolda yapılabilecek her şeyi yapmalıyız diye düşünüyorum. Sadece günümüz için de değil hem. Bence gerçekten evrimleşme sürecinde insanlık, homo sapiens olarak vicdanımızın yok olması, 'vicdanlı davranış' tabir edilebileceğimiz davranışımızı kaybetmemiz  tehlikesiyle karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Evrim, fayda ve bazen de haz ilkesine bağlı olarak gelişir; bugün vicdan sahibi olmak kişiye ne fayda ne de haz getiren bir şey... Aksine, vicdan sahibi olup da ses çıkaranlar zarara uğruyor (hapsediliyor, fiziksel işkenceye maruz kalıyor vb.) ve acı çekiyor acılara tanık oldukça... 
Özgeçmişim: 1979 yılında İstanbul'da doğdum. Kadıköy Anadolu Lisesi'ni bitirdikten sonra Galatasaray Üniversitesi'nde sinema televizyon eğitimi aldım. Üniversite yıllarımda Tomris Uyar'la edebiyat, ardından İngiltere'de yüksek lisans düzeyinde sanat ve psikanaliz çalıştım. İstanbul'da yaşıyorum, çevirmenim, ayrıca Gökkuşağı Kadın Derneği'nde ve Halkların Demokratik Kongresi Kadıköy Meclisi'nde çalışıyorum.
Sevgiler,


Canan Soylu: Yazar aktivist

Ceyda Kızıltuğ: Görüntü yönetmeni

Dezz Deniz: 1983 Mardin’in Midyat İlçe’sinde doğdum. Babam Öğretmen olduğundan ötürü Tayin´i Batman'a atanmıştı ve ben de orada büyüdüm. 5 kardeşiz, ben de evin ortanca çocuğuyum. O açıdan üzerime çok fazla sorumluluklar düşmedi ve evin en nazlısı üzerine titrenen çocuğu da ben olmadığım için birçok konuda rahat bir tavır alabiliyordum. Sanata olan sevdam kendimi bildim bileli var

Çocukken Balerin olmak isterdim Dans etmeyi sevdiğimden ötürü, zamanla da Müziğe olan ilgimin gelişmesi ile birlikte kendim için Besteler yazmaya çalışır, bir gün Sanatçı olabilme hayallerini kurardım. Ama o çocuk yaslar da bile içimde her zaman bir gün bunun gerçekleşebileceği umudunu taşırdım. Ortaokulu bitirdikten sonra ailem ile Avrupa´ya yerleştik. Burada da ikinci bir yabancılaşmanın Dili, Dini, Irki, Kültürü kalabalık ve farklı bir Ülkenin koşullarına uyum sağlamakta oldukça zorluklar yasadım. İkinci bir defa içimde uyanan yabancılaşma hissini burada Cins ve Ulusal Kimliğimin bilince çıktığı zamanlar algılamaya başlamıştım. İste o dönemler bazı şeyleri sorgulamaya başladım kendimde. Kimdim? Neden ve niçin buraya yerleşmek zorundaydım? Kimliğim ve varlığım bu denli neden kabul edilemiyordu? Ölümler, Göçler, İşkenceler, Kayıplar... Bu denli acılar yasayan bir halk olmak içler acısıydı. Günden güne köleleşen ve Erkek egemenliğinin altında sömürülen Kadın cinsiyetim de ikinci bir arayışa sürükledi beni. Yaklaşık 11 seneden bu yana Almanya'da yasıyorum. Buraya yerleştikten sonra öğrenimime devam ettim ve Realschule den sonra diğer bir ilgi alanım olan Tip bölümünde Doktor asistanlığı üzerine 3 senelik Meslek eğitimi aldım. Daha sonra da seker Hastalıkları üzerine eğitim gördüm. Su anda da ayni Meslekte çalışmaya devam ediyorum. Almanya'da Öğrenim gördüğüm dönemlerde okul arkadaşlarımın aracılığı ile Hip Hop Kültürü ile tanıştım. Ritimli bir şekilde konuşarak duygu ve düşüncelerini rahatlıkla dile getirebiliyorlar ve yaptıkları sokak dansları ile bütünleştiriyorlardı bunu. Diğer gençler gibi benim de ilgimi oldukça çekiyordu. Bu Tarzı kendi kültürümden farklı ama bir o kadar da yakin hissediyordum kendime. Zamanla duygu ve düşüncelerim bu tarzda bütünleşmeye başladı. Besteler yaparak kendimi ben de böylesi bir tarz da ifade etmeye çalışıyordum. Bu tarz kendini daha iyi dile getirebilme, haksızlıklara karşı çıkabilecek en güzel dil, başkaldırı durusu, bir çığlık bir isyan rengidir. Sistemleri sorgular, geriliklere değinir, engellere karşı duruş sergiler vs. Kendimde karar kildim ve ben de ayni şekilde böylesi gözler önünde yaşanan haksızlıkları sorgulayacaktım. Hem de bunu bir Bayan olarak yapabileceğimi kanıtlayacaktım. Kendi dilimde özgürce dile getirebilecektim duygu ve düşüncelerimi... Düşünmesi bile heyecan vericiydi. Eğitim almaya, kendimi daha fazla geliştirmeye karar verdim. Ailemde müzik ile uğraşan bir tek ben vardım. Kürt Kültür ve Sanat akademisine Bati müziği eğitimi almak için gitmiştim, fakat bu yönlü bir eğitim söz konusu olmadığı için o dönemler başlatılan Sanatçı yetiştirme kurslarına(Ulusal Koro´ya) katildim ve orada San, Solfej, Nota eğitiminin yanisira Kürt Tarihi, Kültür ve Edebiyatını daha yakından tanıma sansı elde ettim. Kurslarımız tamamlandıktan sonra Alman okullarında müzik eğitimime devam ettim ve daha sonra Kulag´a hitap etmek kadar Göz´e de hitap etme gerekliliğinin bilinciyle Hip Hop dansları üzerine özel Kurslar almaya başladım. Yaklaşık altı seneden bu yana Hip Hop yapıyorum. İki sene müzik eğitimi aldım. Su an San Dersleri almaya devam ediyorum ve üç seneden bu yana da Hip Hop dansları üzerine eğitim almaya devam ediyorum. Su an bir de Albüm Çalışmalarıma başladım. Kendim Kürtçe ve Türkçe Besteler yapıyorum. Derlediğim iyi içerikli Kürtçe Besteler de var. Albümde Kürtçenin Kurmanci lehçesi ağırlıklı olmak üzere; yabancı diller arasında da biri Türkçe, biri de Almanca olacak bir besteye yer vereceğim. Daha çok Toplumsal, Güncel, Politik sorunlara değinecek Coştururken ve Hüzünlendirirken bile düşünmeye sevk edeceğim. Bu sene sizlerle buluşacak olan Albümümün Amerikan-otantik müziklerin sentezi ağırlıklı olmasına da özen göstereceğim. " Mikrofon Silahım, Bestelerim Kursun olacak!" 

Eylem karakaya: Boğaziçi üniversitesi mezunu. Kalite Güvence Uzmanı

Ferda Ülker: Uzun süre İzmir
Savaş Karşıtları Derneği’nde şiddet, şiddetsizlik, vicdani ret, militarizm konularında
Çalışmalar yaptı. Anti-militarist Feministler Grubu ve İzmir Bağımsız Kadın İnisiyatifi’nin
Kuruluş çalışmalarında yer alan Ülker, yurtiçi ve yurtdışında pek çok STK’ ya insan hakları ve
Şiddetsizlik alanlarında antrenmanlar yaptırdı. Ankara’da Kadın Dayanışma Vakfı’nda
Kadına yönelik şiddetle ilgili projelerde de çalışma yapan Ülker, ILKE-SKD yayınları
Tarafından basılan “Şiddet Kültüründe Şiddetten Arınmışlık” adlı kitabı yayına hazırladı.


Hilal Demir:  1979'da Türkiye'de doğdu. 2000 ile 2006 yılları arasında İzmir 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde heykel üzerine lisans ve yüksek lisans derecelerini tamamladı.
Öğrencilik yıllarında metal işleme ve karışık ortam gibi çeşitli heykel tekniklerini kullandı.
Genel olarak metale odaklansa da yüksek lisans programı sırasında heykel ve illüzyon gibi kavramları da araştırdı.
Halihazırda 2008 yazından beri yaşadığı İspanya'nın Barselona kentinde sanatı üzerine çalışıyor. Şiddet karşıtı bir politik aktivist olarak gelecek projeleri için sanatta politik ifadeleri araştırıyor.

Kumru Gök: Anarşist, kendini sadece böyle tanımlıyor.

Lale Alatlı : yazar , hayvan hakları savunucusu,haytap gönüllüsü .
1976  yılında İstanbul'da doğdu. İtalyan Lisesi'ndeki öğreniminin ardından üniversiteyi Floransa’da okudu. Çeşitli Avrupa Birliği Projelerinde çalıştı. İtalyanca, Yunanca, İngilizce ve Fransızca bilmektedir. Greenpeace, Haytap ve Imathia Hayvan Hakları Derneği ve Defne Türk-Yunan Dostluk Derneği’nde gönüllü olarak çalışmaktadır. Yunanistan'da yaşamakta, çevirmenlik ve yabancı dil öğretmenliği yapmaktadır. Yunanistan'daki hayvan hakları derneklerinin tıpkı Haytap gibi örgütlenip tek çatı altına toplanması için mücadele etmekte, zaman zaman Yunan STKları ile  Haytap arasında ortak projeleri üstlenip HAYTAP projelerinin bu ülkede de uygulanmasını onlara da yol göstermesini sağlamaktadır.


Merve Arkun: 21 yaşımdayım. İstanbul Üniversitesi’nde sinema okuyorum.
Ben de hayatım boyunca dayatılan militarist kültürü ret ediyorum. Türkiye’de kadın olarak elime silah almak zorunda bırakılmıyorum. Ancak hayatın farklı alanlarında, farklı biçimlerde bu savaşa maruz kalıyorum. Öldürülen insanları gördüğüm için de bunun sorumluluğunu taşıyorum. Dolayısıyla bu kültürü ret etmek kadar normal ne olabilir ki?

Meryem Rabia Taşbilek: Yazar, şair, ABD sosyoloji mezunu.

Mualla Kavuncu: 57 doğumlu. Sosyoloji mezunu. Öğretim görevlisi.

Müge Boztepe: Doktor

Mine Selin Sayarı: 22 yaşında. İstanbul  Hukuk mezunu.

Nebiye Arı: 22 yaşında. Öğrenci. Şair.

Nuray Aydın:  Aktivist, doktor

Rana ARIBAŞ: Mühendis, danışman, çevre ve tmk mağduru çocuklar konusunda çalışıyor.
1968 Aksaray doğumlu. Elektronik ve Haberleşme Mühendisi. Yapay Zeka Uzmanı. Uzun yıllar uluslar arası  firmalarda mühendis olarak çalıştı. ÖDP kurucu üyesi. ÖDP’nin Adana İl Yönetiminde ve PM ve çalışma gruplarında yer aldı. BirGün gazetesi gönüllü çalışıyor. 2002 yılından beri danışman olarak kendi adına çalışıyor. Yaklaşık 20 yıldır nükleer karşıtı mücadelenin içinde yer alıyor. Küresel BAK çağrıcılarından.Aynı zamanda TMK mağduru çocuklar için yürüttüğü çalışmalar mevcut. EMO komisyon üyesi. 2006 yılından beri sinle mom olarak ikiz kızlarını Anadolu’da tek başına yürütüyor. Onu vicdani red’e iten birçok neden var. Büyük Ağbi’sinin Kıbrıs Savaşına katılması.  Ortanca ağbisinin kambur olmasına rağmen askere gitmesi için zorlanması ve yakın bir arkadaşının eşcinsel olması nedeniyle askerlik itirazı sonrası yaşadıkları. Kendini topluma karşı sorumlu hissettiğinden böyle bir çalışma yapmak gereğini duymuş. Sözü olan herkesin özgüce haykırmasından yana. İnanmadığı her şeyin karşısında ısrarla duran bir kadın. Ben Anadoluyum diyor kendisine.

Reyhan Arslan:  Varoluşçu filolog

Sedef Ecer:  1965 İstanbul doğumlu. Oyuncu, aktivist.Yaşamına çocuk oyuncu olarak başlamıştır. Adını anmayacağım ile başlayan film oyunculuğunda dünden sonra yarından önce, yengeç sepeti gibi bilinen birçok filmde oynamıştır. Son dönem yazarlığa ağırlık vermiştir. Başta Fransa olmak üzere birçok ülkede kitabı yayınlanmıştır.
Kendisini ise şöyle tanımlamaktadır. Sözü ona bırakalım burada:
Üç yaşımda, Şehir Tiyatrolarında ve Yeşilçam setlerinde başladım hikaye anlatmaya. Galatasaray Lisesi’nde, Boğaziçi ve Orléans Üniversitelerinde, Paris Yüksek Dramatik Sanatlar Konservatuarı’nda geçirdiğim dönemlerde de devam ettim, sonra da meslek haline getirdim. 
Yazı yazarak hayat kazanılamadığından uzun süre başka işler de yaptım. Kültürel etkinlikler düzenledim, Louvre, Versailles, Conciergerie, Tuileries gibi prestijli mekanlardaki sergilerin, önemli festivallerin yaratıcı ve yürütücü ekiplerinde yer aldım. Oyunculuk da yaptım: 20 kadar sinema filmi, bir o kadar piyeste rol aldım, Amos Gitai rejisiyle Jeanne Moreau ile karşılıklı oynadım, ödüller aldım ama nedense kendimi hiç bir zaman sadece “aktris” hissedemedim. 
Sabah, Star, Marie Claire, Elele, Maviology, Biz gibi gazete ve dergilere köşe ve kültür yazıları, radyo ve televizyon metinleri, senaryolar, roman ve öyküler yazdım. Bir gün dil değiştirip, Fransızca yazmaya karar verdim ve hayatım değişti. Birden hayatımı sadece yazarak kazanabilmeye başladım. Umarım sürer ve bir daha yazmak dışında bir şey yapmak zorunda kalmam.
Fransızca oyunum “Eşikte" (Sur le seuil) Ulusal Tiyatro Merkezi (Teşvik) ve Akdeniz Tiyatro Yazarları Buluşması (Birincilik) Ödüllerini kazandı, bana da yeni oyunumu yazabilmem için prestijli bir burs kazandırdı. (Région İle de France) İkinci oyunum "Kıyıda" (A la périphérie) bu sayede bitti. Oyunu yazarken Paris varoşlarında yaşadığım hazırlık dönemiyse, Fransa'nın en ciddi edebiyat sitelerinden remue.net adresinde “Exils périphériques” başlıgı altında köşe yazısı olarak yayınlandı. Bu oyun Guérande Tiyatro ödülünü ve Lise Öğrencilerinin en sevdiği oyun ödülünü kazandı, Godot 2013 ve Collidram 2013 ödüllerine aday oldu.
Fransız televizyon kanalı France 3 için yazdığım ve başrollerden birisini yorumladığım televizyon filmi Fransa'nın en büyük Televizyon Film ve Dizileri Festivali La Rochelle'de "en iyi komedi" dalında yarıştı, 3 120 000 seyirciyle yüzde 12 pazar payına ulaştı.
Amerikalı yönetmen Randa Haines için yazdığım uzun metraj senaryo 2012'de çekilecek, başrolünde Agnes Jaoui olacak. 
"Silsilename" (Les descendants) sonbaharda, Serra Yılmaz'ın da katıldığı bir kadroyla Ermenistan'da prömiyer yaptı. İki yıl boyunca üzerinde çalıştığım bu oyun, bir ortak yapım. Bruno Freyssinet'nin mizanseniyle, Mayıs ayında Paris'in efsanevi mekanlarından "La Cartoucherie"deki Aquarium sahnesinin büyük salonunda oynandı, güzel eleştiriler aldı, Berlin turnesiyle bitti. Bunun ardından yazdığım "Le peuple arrive" adlı kısa oyun Théâtre du Peuple sahnesine konuk oldu. Son oyunum ise bir ortak çalışma. Üç yazar birlikte yazdığımız bu piyes bu sene Fransa'nın güneyinde bir çok tiyatroda sahnelenecek.
Oyunlarımı  davet eden sahneler ve kurumlar: Centquatre, La Maison des auteurs, J. Houdremont Kültür Merkezi, Cenevre Alchimic Tiyarosu, İstanbul Festivali, Fransız Kültür Merkezi, Tunus El Teatro Tiyatrosu, Fécamp Devlet Sahnesi, Reims Avrupa Sahneleri Festivali, Strasbourg Devlet Sahnesi, Maison des Métallos, L'Aquarium, Le Grand T, Pépinière Tiyatrosu, Théâtre du Peuple, Théâtre des Doms, Armand Gatti Tiyatro Kütüphanesi, France Culture radyo kanalı sayılabilir.

Oyunlar, ayrıca birçok ortaokul, lise ve tiyatro okullarında da resmi ders programı ya da atölye çalışmaları çerçevesinde davet edildi, Türkçe, Lehçe, Ermenice, Arapça ve Almanca'ya çevrildi. L'Amandier ve L'Espace d'un İnstant tarafından yayınlandı.
Bir de Fransızca blogum var. Aşagıdaki adresten görülebilir:
Link :
Fransa'da, önemli Fransız sanatçıların ajansı Zelig tarafından temsil ediliyorum.


Selen Doğan: Aktivist

Selin Ever: Duke Üniversitesinde öğretim görevlisi

Serpil Odabaşı (d.1975 , Diyarbakır) Türk ressam ve aktivisttir.
Öğretmen bir ailenin çocuğu olarak Diyarbakır'da doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Diyarbakır'da tamamladı. 1995 yılında Gazi Üniversitesi, M.Eğitim Fakültesi, Resim Bölümünü kazandı. 1980 darbesi sonrası ailesi ciddi sıkıntılar yaşayan ve dağılan Odabaşı, öğrenim hayatını çeşitli işlerde çalışarak sürdürdü. Üç yıl süreyle Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nda çalışan[1] Odabaşı, bu sürecin öncesi ve sonrasında hak ihlalleriyle ilgilendi. Savaş, otorite ve cinsiyetçilik karşıtı olan sanatçı, mizahla da ilgilendi. Sanatçının ironik bakış açısı resimlerine de yansıdı.
Uzun yıllar İstanbul'da resim öğretmenliği yaptı. İlk kişisel sergisini 2001 yılında Ankara'da "Parçalanma" adıyla açan sanatçının bu sergisi, kişi güvenliği, dinlenme, gözetlenme üzerine oldu. Daha sonra Atina'da "Sokaktaki Apoletler", İstanbul'da ve Diyarbakır'da "Kar Maskesi", İzmir Alman Kültür Merkezi'nde "Kat(i)Li Mübah" ve Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi'nde "Yokluğum Varlığına" adlı sergileriyle özellikle ayrımcılık, nefret cinayetleri ve gündelik hayatta faşizm, gibi konulara dikkat çekmeye çalıştı. Militarizm, toplumsal cinsiyetçilik, linç, mültecilik, homofobi konularında iş üreten sanatçının otoportreleri de bulunuyor.
Çeşitli festivallerde ve üniversitelerin şenliklerinde de resimleri sergilenen Odabaşı, TMK mağduru çocuklar yararına; İstanbul, Van, Diyarbakır ve Hakkari'de sergiler açtı. Sergileri genellikle "Eylem Sergi" niteliğinde olan ressam, ayrıca Kolektif ve fanzinlere özel çalışmalarda, Emet Değirmenci'nin derlediği "Kadınlar Ekolojik Dönüşümde" adlı kitaba da resimleriyle destek sağladı. Çeşitli kitap ve dergi kapakları hazırladı. Bir çok karma sergiye katıldı. "Uluslararası Aktivist Sanatçılar Birliği" üyesi olup, çalışmalarını sürdürmektedir. Bir röportajında, "Türkiye’de yaşananlara benim üzerimden bir ayna tutmak istedim." diyerek[2] kendini ifade eden Odabaşı, aynı zamanda sosyal sorunlara önem veren bir aktivisttir
Sevgi Bedük : anarşist, kürt kadını

Umman Deniz Karabayı : tasarım sanatçısı, aktivist

Zeynep Varol: Şair, aktivist, öğrenci
22 yaşındaki tıp fakültesi 4. sınıf öğrencisi Zeynep Varol, 'pek alışık olmayan durumu için, “Barış' savaş hallerinde söylenebilecek en radikal sözcüktür, taleptir” diyor.
Neden vicdani redci olduğunu ise şöyle açıklıyor :
Türkiye'de vicdani reddini açıklayan 87 kişi var, bunlardan 16'sı kadın. Yani ben ilk kadın vicdani retçi değilim. Vicdani reddimi "Barış İçin Vicdani Red Kurultayı"nda açıkladım. Antimilitaristim ama her türlü şiddete karşı da değilim. Öncelikle barış için vicdani retçiyim. Bu memleketin gerçekliği, bu toprakların gerçekliği üzerinden vicdani reddimi açıkladım. Bir kadın askere gitmez, peki neden vicdani retçi olur? Alışık olduğumuz bir durum değil, kadınları pek de ilgilendirmiyor deniyor ama savaşın kadına yönelik her türlü tacizi, tecavüzü, şiddeti meşrulaştıran bir organik yapısı var. Türk ordusuna baktığımızda bunun katmerli bir şekilde yaşandığını görüyoruz.

Kürt kadınına yönelik ayrımcılığı, hem ulusal hem de cins kimliği üzerinden, savaş hallerinde çok daha rahat bir şekilde şiddetin uygulandığını görebiliyoruz. Bunun da birçok örneği var. Ben zaten vicdani reddimi askerler tarafından tecavüze uğramış bir Kürt kadınının hikayesini anlatarak açıkladım. Orada açıklarken de sadece bu hikaye bile yeterlidir demiştim. Birincisi bu.

İkincisi; askerlik kurumu, erkek egemen bir kurum. İnsanların hayatlarında evreler var ve erkekler askere gittiklerinde erkek oluyorlar, erkek adam oluyorlar, tam birey oluyorlar, vatandaş oluyorlar, yurttaş oluyorlar, vatansever oluyorlar fakat kadınlar askere gitmedikleri için her zaman ikincil vatandaş konumunda kalıyorlar. Kadınlar çocuklarını yetiştiriyor, o askere gidiyor, onun acısını bile içinde tam yaşayamıyor. Çünkü ona da bir vatansever annelik rolü yükleniyor. Türk kadını için bu geçerli. Kürt annelerine bakalım... Onlar da bitmek tükenmek bilmeyen 40 bin insanın canını alan bu savaşa evlatlar yetiştiren kadınlar olarak duruyorlar. İki yönlü yani, hem kadına yönelik taciz, tecavüz, şiddet hem de askeriyenin erkek egemen bir kurum olması.

Zozan Özgökçe: Kürt feminist yazar. Van kadın derneği gönüllüsü. Kendisi en son yaşanan Van Depreminde aktif olarak çalışmalar yapmıştır. Birçok konuda toplumsal yazılar yazmaktadır. Van’da yaşamaktadır.
Doğu Akdeniz Üniversitesi Ekonomi Mezunu. Feminist aktivist. 2004 yılından bu yana başta Van Kadın Derneği olmak üzere çeşitli kadın örgütlerine üye. Van Kadın Derneği'nin (VAKAD) kurucu üyesi ve gönüllüsü. Van ve Doğu Anadolu Bölgesi'nde kadının insan hakları alanında çalışıyor. Kadının İnsan Hakları Eğitim Programı'nı kadınlarla uyguluyor.

Van'ın yerel gazeteleri olan Prestij Gazetesi, Şehrivan Gazetesi ve Van Times Gazetelerinde yazılar yazdı ve yazıyor. Qijika Reş adlı Radikal Politika Dergisinin yayın kolektifinde.

Gönüllü olarak yaptığı kadın çalışmalarının ve dergicilik çalışmalarının yanında profesyonel mesleği Mali Müşavirlik. Van'da kendine ait Mali Müşavirlik Bürosu'nda mesleğini icra ediyor


Şükriye  Ercan: Aktivist : sosyalist feminist , ödp, bdp gibi çeşitli siyasi partilerde aktif siyasi çalışmalarını sürdürmektedir. Şükriye bizim uzun soluklu emekçi kadın arkadaşlarımızdan birisidir. Ankara Kredi Yurtlar Kurumunda uzun yıllar çalıştıktan sonra emekli olmuştur. HDK Kuruluş sürecinde yer almıştır. BDP den milletvekili adayı olmuştur. Kavganın her aşamasında yer almıştır. Ankara Kadın Koordinasyonunda halen aktif olarak çalışan sosyalist bir kadındır.  Haksızlığa ve ikiyüzlülüğe başkaldırmasıyla bilinen mücadeleci, aktivist kadınlardan biridir. Çocuklarının tek başına büyütmüştür. Feministtir. Vicdani reddinin nedenini toplumsal bir sorumluluk olarak addetmektedir.





SON SÖZ:

Bazılarının uzun, bazılarının tek satırda bitirdiğimiz kim olduklarına dair yazıda gördüğünüz gibi, yaşları farklı, etnik kökenleri farklı, dilleri farklı, eğitimleri farklı ama tek ortak noktaları var. Onlar bu ülkede artık kan dökülmesini istemeyen bir avuç cesur yürek kadın. Selam olsun. Kitaptaki çoğu insan zaten arkadaşım o yüzden en adil biçimde yazılmaya çalışıldı her şey.
Anjel Dikme bir Ermeni kadını, tıpkı benim gibi. Biz bu kitabı düşünmeye başladığımızda sadece vicdani ret yapmış iki kadındık, birlikte yol aldıkça acılarımızı ve köklerimizi gördük, bizler bu ülkede toprağından koparılmıştık, ben kimliğimi ararken, O "Kimlik İstemem" diye acıya başkaldırıyordu ama dilimizin ve acımızın rengi aynıydı. Ben şimdiye kadar Ermeni kökenliyim diyememiştim ama Anjel yazdıklarıyla bana güç verdi. Bir başka kitap için Ermenilerin asimilasyonunu kaleme almaya başladım bile, beynimde. Şu soruyu sordum kendime. Ermeniler kimlikleri yok edilmişken , asker olmaları neden gerekti? Kimliği ellerinden alınanlar neden askerlik yapmaya zorlanır ? Zorlanabilir mi ? Ağabeyim bu yüzden mi çokça itiraz etti? Bilmiyorum.
 Bizim için bu kitabın en büyük faydası bu oldu örneğin, içsel yolculuk. Acıyla yüzleşme… Ve evet vicdani ret. Savaşta ölen çocuklarımız babalarımız yoktu belki ama kimliğimiz vardı, hoyratça savrulan.  Vicdani Reddin kadını erkeği olmaz. Vicdan Vicdandır. Yaşam bize verilen tek bir şanstır. Bunun bir başka insanın egosu vb nedenlerle elden alınmasının hakkı yoktur.
Bizim için de 2 yıl süren bu kitap süreci çok faydalı olmuştur. Birbirimizi daha iyi tanımamız,  kendi iç yolculuğumuzu daha derinden yapmamız, kim olduğumuzu keşfetmemiz açısından çok güzeldir. Farklı renkleri tanımak, farklı iklimler keşfetmek.
Şu unutulmamalıdır ki, vicdani ret bir tercihtir, üzerinde iyice düşünülerek verilmesi gereken bir karardır. Sonradan dönüşü olmaması gereken bir karardır. Ülkemizin sisli günlerden geçtiği dönemde arkasında durulması ve ısrar edilmesi gereken bir karardır. Kadınlarımızın daha cesur olup , çok daha fazla kadının vicdani ret yapması gereken bir süreçtir çünkü vicdani retçi kadınlar arttıkça, erkek egemen bir düzende önce içsel barış olmak üzere, yeni ve temiz yolların önü açılacaktır. Çünkü vicdani reddin bir sürü getirisi olacaktır. Bunların toplumsal barışa katkısı kaçınılmazdır.
Biz bu kitaplaşma sürecinde çok şey öğrendik, arındık biraz, vicdanın ne olduğunu yeniden yeniden düşündük, kadın öyküleri gördük, statükoya aldırmayan, kendi kimliklerinden vazgeçmeyen kadınlar, güçlü, kırılgan, naif kadınlar gördük. Gerçek ve sahici. Şimdi birbirimizi daha iyi tanıyınca birbirimizden aldığımız güçle daha zor  yollara hazırız. Sevgiyi yeniden ördük. Güçlendik, gücün kendisi olduk. Aslında öykülerimizin benzediğini, çok farklı olmadığımızı gördük. Bu bizi yüreklendirdi.
Bir gün siz de vicdani reddinizi yaptığınızda kendi içsel yolculuğunuzda ferahlamış olacaksınız.

Kaynakça:
Barış İçin Vicdani Red Platformu web sayfası ve grubu
Vikipedia
Felsefe ve psikoloji dokümanları
Vicdani Reddini açıklayan Kadınlar


Destekleyenler:
Anjel Dikme: Birlikte Yol Aldığımız için
Destina ve Ağustos Gerçe:  Bana her daim enerji verdikleri için canımın ötesi kızlarım
Mehmet ATAK:Hayatımın en kara kışında, ışığı bulmamı sağlayan insandır. Candır. O olmasa asla bu kitap çıkmazdı. Ne zaman daralsam nasılsa fark etmiş ve yanımda olmuştur. Nitekim bu hareketin çağrıcılarındandır.
Ağabeyim Muhlis ARIBAŞ. Kitabın nedenlerindendir. Tanıdığım en olağanüstü adamdır. Her daim ilham kaynağımdır.
Not :
1: Bazı yazarların özgeçmişlerinin diğerlerinden kısa olması kendi kararları neticesindedir.
2: Tüm vicdani ret metinleri tamamen şahısların  kendi ifadeleridir noktasına, virgülüne dokunulmamıştır