Öncelikle ekolojiye adanan yıllar adına Kurban Bayramlarında Kurban kesimine şiddetle karşı olduğumdan bir bayram yazısı yazamadığımı belirtmek isterim.
Bayram’ın 4. Günü Nihat SARGIN’ı uğurladık. Nihat SARGIN’ı kaybetmeden birkaç gün önce Mehmet ATAK’la yaptığımız bir konuşma sırasında gerçek bir sosyalistle tanışmadığını ifade etmişti, Hocamızın öldüğünü duyduğumda bir an bu aklıma geldi. Ben şanslıydım. Tanışmıştım. ÖDP’nin onursal başkanı Sadun Arel benim için onlarlandandı. Nihat SARGIN’da onlardan biridir. Sosyalist olmak, sosyalist duruş bir yaşam biçimidir. Yaşamın her alanına her daim yansır. Bir dönem popüler söylemlerle es kaza sosyalist olduklarını sananları sanmazsak, dünyanın en uzun soluklu yoludur sosyalizm. Yaşamak yangın yerinde, yaşamak insan kalaraktır. 21 yüzyılın bunca dayatması karşısında sosyalist kalmak , çelik bir irade, sarsılmaz bir duruş gerektirir. Nihat SARGIn asla sosyalist duruş ve kimliğinden asla ödün vermemesiyle biz bu yoldan yürüyen kılavuz olmuş insanlardandır. Duruşu, Nabi YAĞCI ile açtığı yolda meşalesinin hiç sönmeyeceğini, kavgasına-kavgamıza asla ihanet etmeyeceğimizi,onun kadar olamasak da, o yolda çaba harcayamızın bilinmesi isteriz. Elebtteki en uzun koşuysa devrim, ön siperlerde korkusucüzca koşanlardandır, marjinal görünmek pahasına ama yolu devam edecektir. Evet biraz buruğuz ama inancımızı asla yitirmeyeceğiz Nihat Hoca.
Nihat Hocayı uğurlarken , Çağan’ın son filmini izlemek için kızımla günün ilk saatlerinde Ankara Büyülü fener’de yerimizi sabahın köründe aldık. Çağan benim kuşağımın bana göre en olağanüstü adamlarından biridir. Hangi filmi bana değmemiştir merak ediyorum. Bu kaçınca Çağan yazımdır ondan emin değilim ama. Çağan seksen sonrası bir kuşağın yani bizim hiç olmayan masallarımızı, karanlık taraflarımı, içimizdeki sevgisizlikten doğan şiddetleri, onca kalabalığın arasında ıssızlığımızı bize bir güzel anlatır. Gülerken hep biryerlerde bir şeyler düğümlenir filmlerinde. Çağan içimizdeki tüm ezik eksik noktaları en iyi ortaya çıkaran yönetmendir. Şaşıfelek Çıkmazından Prenses’in Uykusu’na devam eder bu. Prensesin Uykusu asla benim en favori filmim olmayacaktır Çağan Sinemasında. Ama Nihat Hoca’yı kaybettiğimiz, yaşamımı sil baştan yapmaya karar verdiğim bu günlerde kader konusunda, koşulsuz sevgi konusunda yalnız olmadığımı düşündürerek, belki Sevinç Erbulak’la aynı olmasa da eş zamanlı yaşamımızda radikal değişiklikler yaptığım şu günlerde kararımın ne kadar doğru olduğu konusunda ve içimdeki gücü bulabilmem için bana yine Nihat Hoca gibi kılavuz olacaktır. İçinizdeki iyiyi bulmak için falan değil, düşlerinizin isterseniz kader olabileceğine inanmak ve böyle bir yol çizmek için gidin filme, tüm klişeleri unutarak, Sevgili Çağan bu bizim kuşağın sesi olmaya böylesine yürekli devam ettiğin için sonsuz teşekkürler.
Çağan bir çocuk düşüyle yola çıktığın filmin gösterime başladıktan birgün sonra Çocuk Hakları Günü idi. 20 Kasım. Bu yıl ilk defa bir çocuk hakları metni kaleme alındı. Kaleme alan usta yazar Refik Durbaş. İlk olması açısından anlamlıydı elbet. Ama metinin yazılması hala bu ülkede çocuk sorunların bitmesine neden olamıyor. Bu ülkede hala kimi çocuklar düşlerinde özgür. Bu ülkede hala çocuklar taş attığı için yargılanıyor. Bu ülkede hala çocuklar tecavüze uğruyor. Bu ülkede hala çocuklar, eğer kız çocuğu ise 2. Sınıf vatandaş, bu ülkede hala çocuklara bir birey olarak muameleme yapılamıyor. Bu ülkede hala çocuklar babaları sarhoş sarhoş gezerken sokakta dilendiriliyor, sokakta terazi tutturuluyor. Kimileri hala uçurmayı görmemiş. Çocuk hakları evrensel maddesinde 25 temel madde var ama çocuklar hala her anlamda herkese her an istismar ediliyor. O yüzden özelikle bu günlerde belki Çağan’ın filminde olduğu gibi Redd grubunu getiremesek de bir çocuğun düşlerine şans vermeliyiz. İnsan olmanın hayvan olmaktan bizi ayırdığı nokta başkalarına karşı hissettiğimiz sorumluluklarımız. Şimdi düşünün en son hangi çocuk için bir şey yaptınız. Bir çocuğun gözlerinde başlıyor hayat. Bir çocuğun ellerinde başlıyor dünya ve bir insanı koşulsuz sevmekle değişiyor dünya.
İşte tüm bunları yapamadıkça, eğer sosyalistsek gerçek bir sosyalist olmadıkça, eğer yönetmensek, çağımıza tüm yüreğimizle ayna tutmadıkça, mış gibi yaparak, mm lik hesaplarla,stratejilerle günümüzü yaşıyorsak, çocuk haklarında şov yapmanın alemi kalmıyor. Ben 8 yönetmenin çektiği fotograflarda çocukların eğitimine katkı koymak için düzenlenen etkinlikte Çağan’ın çektiği karelerin altında yazdığı yazı ile bitirmek istiyorum. “Belki çantandaki simit olabilirim. Belki kurşunkalem,belki son sayfasına gelmiş kareli defterin yada uzun çoraplı korsanın, küçük prensin, kara balığın, bir şeftali bin şeftalin olabilirim. Sadece fotograf çekerek. Bak ne çok oldum birden.”
21 Kasım 2010 Pazar
9 Kasım 2010 Salı
Benim İzmit'im
Yıllar Sonra İzmit’te
Bir kenti birgün sessizce bırakıp gidersiniz. Tıpkı Zülfü Livaneli’nin Gözlerin şarkısında olduğu gibi. İçinde bin kaygı binbir acıyla. Kopan fırtınalar öylesine çoktur da ses çıkmaz.
Ardınıza dönüp baksanız gidemeyeceğiniz bilirsiniz ama bazen gitmek zincirleri kırmaya yeterince gücünüz olmadığı için kaçınılmazdır.
Bir sisli sabah okumak için gitmiştim İzmit’e 17 yaşındaydım.Kısa ayrılıkları saymazsam ilk büyük ayrılıktı İzmit. Sabaha karşı inmiştim kente, filler kadar açtım, açık ilk börekçiye dalmıştım. Uzun yıllar geçti okudum, mezun oldum, ilk işyerim, ilk aşkım yaşamımın birçok ilki idi İzmit. Bana bırakılsaydı asla ve asla ayrılmazdım. Değirmendere, Yarımca yarımcada türk kahvesi ve kek, Değirmendere de doğum gün kutlamalarım. Sisler arasında ama denize nazır.
Yıllarca İzmit benim yaşamımda ağır bir kambur oldu. Beynim hep gitmek istedi, tüm tatillerde, tüm bayramlarda, gövdem değil belki ama yüreğim hep ordaydı. Depremde 19 günlük kızlarımla İzmit’i arayıp yaşayıp yaşamadığını öğrenmeye çalıştığım geride bıraktığım adam. Öğrenememiştim. Hüngür hüngür kaç sat ağladım anımsamıyorum. Yaşasın istiyordum ben olmasam da, biz asla olamayacak olsam da.
Eğer bir şeyi beyninizde çözemezseniz yıllarca bir şeyler hep sakat, hep eksik kalıyor. Arıza çıkarıyorsunuz insanlara, ani dalgalanmalar oluyor, hep o yarım şarkı sonunu asla bilemediğiniz.
Ama buyıl TÜRÇEP’in İzmit’de yapılan toplantısı için çağrı geldiğinde beynim hazırdı. Yarım kalan bir yaşamla yüzleşmeye hazırdım. Biliyordum onu nasılsa göremeyecektim ama dükanları hala sağlamsa önünden geçebilecektim. Geçtim de, bir değil tam 3 dükkanları olmuştu. Onu orada yaşayan bir arkadaşa sordum bilmiyordu, demekki benden sonra İstanbul’da master’ına devam etmiş ve kimbilir belki bir daha hiç dönmemişti. Ölse eminim bu kadar bilinen bir aile çocuğu söylenirdi. Yada yada arkadaşım o göz ifademden depremde kaybettik ise de cesaret edememişti söylemeye, yanıtı bence o İstanbulda ve çok başarılı bir mimar. Aksi beynimde asla olmayacak.
Kalsaydım gerçekten yok olmazmıydı bu şehir İlhan irem’im şarkısında olduğu gibi bilmiyorum, bilemeyeceğim. Ama bu benim İzmit’im değil. Benim İzmit’im bu kadar sisli değildi. Benim İzmit’imde köpekler bu kadar uluorta gezmiyordu. Benim İzmitimde heryerden denizi görüyordum, İzmitim bu kadar kirlenmemişti. Benim İzmit’İm bu kadar çevresel sorunları yoktu. Benim İzmit’im daha temizdi. Ve daha masum. Biliyorum bu bir yanılsama değil öyleydi. Ama benim İzmit’imde de Çinili Fırın hala vardı. . İlk gün kahvaltı sonrası çay içtikten sonra çıkarken gördüğüm, kokusu aynı görüntü aynı ponçik’i ertesi gün aç bi halde istemeye gittiğimde o gün çıkmamıştı. O an anladım yaşamın geri dönüşleri yok. bir şeyi zamanında yaşamak gerekiyor. Ateş tavında dövülüyor. Ötesi yok. Yarın yok.Yarın başka bir gün.
Pazar akşamı sisler arasında ayrıldım İzmit’ten bu sefer sakindim. Bu sefer rahattım. En kısa zamanda ailemle geleceğim. 2 harika kızımla. Kaybettiğim bir şeyleri bulmaya değil, bana ait bir geçmişi, annelerini anneleri yapan kenti tanıtmak ve asla düşlerinden ben bile olsam vazgeçmemelerini çinili fırında anlatmak için. Kim bilir bir gün belki onlar İzmit’in sorunlarını çözer.
Bir kenti birgün sessizce bırakıp gidersiniz. Tıpkı Zülfü Livaneli’nin Gözlerin şarkısında olduğu gibi. İçinde bin kaygı binbir acıyla. Kopan fırtınalar öylesine çoktur da ses çıkmaz.
Ardınıza dönüp baksanız gidemeyeceğiniz bilirsiniz ama bazen gitmek zincirleri kırmaya yeterince gücünüz olmadığı için kaçınılmazdır.
Bir sisli sabah okumak için gitmiştim İzmit’e 17 yaşındaydım.Kısa ayrılıkları saymazsam ilk büyük ayrılıktı İzmit. Sabaha karşı inmiştim kente, filler kadar açtım, açık ilk börekçiye dalmıştım. Uzun yıllar geçti okudum, mezun oldum, ilk işyerim, ilk aşkım yaşamımın birçok ilki idi İzmit. Bana bırakılsaydı asla ve asla ayrılmazdım. Değirmendere, Yarımca yarımcada türk kahvesi ve kek, Değirmendere de doğum gün kutlamalarım. Sisler arasında ama denize nazır.
Yıllarca İzmit benim yaşamımda ağır bir kambur oldu. Beynim hep gitmek istedi, tüm tatillerde, tüm bayramlarda, gövdem değil belki ama yüreğim hep ordaydı. Depremde 19 günlük kızlarımla İzmit’i arayıp yaşayıp yaşamadığını öğrenmeye çalıştığım geride bıraktığım adam. Öğrenememiştim. Hüngür hüngür kaç sat ağladım anımsamıyorum. Yaşasın istiyordum ben olmasam da, biz asla olamayacak olsam da.
Eğer bir şeyi beyninizde çözemezseniz yıllarca bir şeyler hep sakat, hep eksik kalıyor. Arıza çıkarıyorsunuz insanlara, ani dalgalanmalar oluyor, hep o yarım şarkı sonunu asla bilemediğiniz.
Ama buyıl TÜRÇEP’in İzmit’de yapılan toplantısı için çağrı geldiğinde beynim hazırdı. Yarım kalan bir yaşamla yüzleşmeye hazırdım. Biliyordum onu nasılsa göremeyecektim ama dükanları hala sağlamsa önünden geçebilecektim. Geçtim de, bir değil tam 3 dükkanları olmuştu. Onu orada yaşayan bir arkadaşa sordum bilmiyordu, demekki benden sonra İstanbul’da master’ına devam etmiş ve kimbilir belki bir daha hiç dönmemişti. Ölse eminim bu kadar bilinen bir aile çocuğu söylenirdi. Yada yada arkadaşım o göz ifademden depremde kaybettik ise de cesaret edememişti söylemeye, yanıtı bence o İstanbulda ve çok başarılı bir mimar. Aksi beynimde asla olmayacak.
Kalsaydım gerçekten yok olmazmıydı bu şehir İlhan irem’im şarkısında olduğu gibi bilmiyorum, bilemeyeceğim. Ama bu benim İzmit’im değil. Benim İzmit’im bu kadar sisli değildi. Benim İzmit’imde köpekler bu kadar uluorta gezmiyordu. Benim İzmitimde heryerden denizi görüyordum, İzmitim bu kadar kirlenmemişti. Benim İzmit’İm bu kadar çevresel sorunları yoktu. Benim İzmit’im daha temizdi. Ve daha masum. Biliyorum bu bir yanılsama değil öyleydi. Ama benim İzmit’imde de Çinili Fırın hala vardı. . İlk gün kahvaltı sonrası çay içtikten sonra çıkarken gördüğüm, kokusu aynı görüntü aynı ponçik’i ertesi gün aç bi halde istemeye gittiğimde o gün çıkmamıştı. O an anladım yaşamın geri dönüşleri yok. bir şeyi zamanında yaşamak gerekiyor. Ateş tavında dövülüyor. Ötesi yok. Yarın yok.Yarın başka bir gün.
Pazar akşamı sisler arasında ayrıldım İzmit’ten bu sefer sakindim. Bu sefer rahattım. En kısa zamanda ailemle geleceğim. 2 harika kızımla. Kaybettiğim bir şeyleri bulmaya değil, bana ait bir geçmişi, annelerini anneleri yapan kenti tanıtmak ve asla düşlerinden ben bile olsam vazgeçmemelerini çinili fırında anlatmak için. Kim bilir bir gün belki onlar İzmit’in sorunlarını çözer.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)